İçinde bulunduğumuz asrın sorunlarından bir tanesi de fiziksel aktivite azlığıdır. Kişileri eğitim kurumlarındaki sıralara ve kütüphanelere, ofislerdeki çalışma masalarına ve bilgisayar başına hapseden bilgi çağı ve hareketsizliği arttıran televizyon, sinema, bilgisayar, araba gibi modern buluşlar genel olarak çağımızdaki hareketsizliğin sebepleridir. Oysa ki insan vücudu bu hareketsizliğe alışık değildir. Binlerce yıldır günde ortalama 20 km. yürüme mesafesi olan ataların soyundan gelmektedir. Tüm insan fizyolojisi de bunun üzerine şekillenmiştir.
Hareketsizlik damar yağlanması, kalp krizi, inme, kanser ve daha sayamayacağımız birçok hastalığa neden olmaktadır. Ayrıca uykusuzluk, uzamış yorgunluk gibi birçok hastalık harici bozukluğa da neden olmaktadır. Dolayısıyla diyebiliriz ki insan vücudu harekete alıştıktır. Son yüz yılın gerektirdiği hareketsiz yaşam tarzına insan vücudu alışabilmiş, uyum sağlayabilmiş değildir.
Egzersizin Yararları
Hareketli yaşam tarzının, spor yapmanın birçok yararı vardır. Yukarıda saydığımız hastalıkların önlenmesinde, bu hastalıklara yakalananların iyileşme sürecinin kısalmasında, daha sağlıklı bir yaşamda ve yaşlanmada, günlük performansın ve verimin artmasında katkısı büyüktür. Aslında hareketli yaşam tarzı ve yapılan spor bizlere katkı sağlamaz, bizleri eski sağlıklı halimize döndürür ve çağın insan vücudu üzerindeki zararlarını ortadan kaldırır.
Peki Nasıl Bir Egzersiz
Egzersiz ve spor denildiği zaman insanların aklına, body salonlarında yapılan ağır egzersizler gelmektedir. Oysa ki sizi bu çağın zararlarından koruyacak egzersiz çeşidi oldukça basittir. Haftanın en az 2-3 gününde, ideal olarak 5 gününde yapılan ortalama 45 dakika 1 saat arasındaki tempolu yürüyüş haftalık egzersiz açısından yeterli gelecek, hastalık risklerinde büyük bir düşüşe, sağlıklı yaşam ile alakalı büyük faydaya neden olacaktır.
Sağlıklı Yaşam Kültürü
Bugün ilköğretim ve liselerimizde "beden eğitimi" dersine pek ehemmiyet verilmemektedir. Hatta bazı okullarda yapılmayıp etüd saatlerine dahil edilmektedir. Oysa ki olması gereken haftada en az 1, ideal olarak 2 saat öğrencilerin aktif spor yapması ve okuldan geri kalan zamanlarda yapabileceği ve yapması gereken fiziksel aktiviteler hakkında bilinçlenmek ve olması gereken tutumu edinmektir. Yapılan çalısmalar beden eğitimi derslerinin okul başarısına, sanılanın aksine olumsuz değil olumlu yönde etki ettiğini göstermiştir. Ayrıca sağlıklı yaşam biçimi konusunda toplumunda fiziksel aktivite bilinci ve bilgisi oluşturacağından uzun vadede hastalanma ve sakatlık oranlarını azaltacaktır. Dolayısıyla sağlıklı, üretken birey ve topluma sebebiyet verecek, bireylerin üretkenliğini artırıp ülkenin sağlık harcamalarını azaltacaktır. Bugün toplumumuzda fiziksel aktivite bilinci ve bilgisi bulunmamaktadır. Bundan dolayı toplumumuz birçok kronik hastalıkla pençeleşmektedir. Devletimiz ve sağlık kuruluşlarımız ise hastalıkların daha baştan önlenmesiyle değil, tedavisiyle ilgilenmektedirler.
Egzersiz ve Mental Sağlık
Sağlıklı bir beyin ve sağlıklı bir yaşlanma için egzersiz, hayati önem taşımaktadır. Fiziksel olarak bilinçli ve aktif bir hayat geçirenler, geçirmeyenlere göre daha sağlıklı bir beyne ve vücuda sahip olmaktadırlar. Atatürk'ün söylediği "sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözünü kanıtlamaktadır.
Sonuç
Fiziksel aktivite günlük yaşantımızın bir parçası olmalıdır. İnsan vücudu bin yıllardır olan geçmişinde buna programlanmıştır.
Fiziksel aktivite beyin ve vücut sağlığımızı koruyan bir unsurdur. Sağlıklı bir yaşam ve sağlıklı bir yaşlılık dönemi için gereklidir.
Haftada en az 2-3 gün, ideal olarak 5 gün, günde 45 dakika ile 1 saat arası bir yürüyüş elzem fiziksel aktivite miktarıdır.
Sağlıklı ve verimli bir yaşam dileğiyle...
Hayatta hep neden sonuç vardır. Aynı zamanda normal ve anormal vardır. Bunları birbirine bağlayan ise patofizyolojidir. Patofizyoloji sadece bir tıbbi terim değil hayata bakış açısıdır.
28 Haziran 2012 Perşembe
Egzersiz ve Sağlık
Etiketler:
egzersiz ve sağlık,
egzersiz yapmanın önemi,
günlük egzersiz
23 Haziran 2012 Cumartesi
Şirketokrasi / Korporatokrasi
![]() |
| Corporatocracy / Şiketokrasi |
Ülkenin yönetim şekline ister komünist deyin ister halk cumhuriyeti, ister demokrat olun ister kapitalist veya liberalist, ülkeleri elinde kapital gücü olanlar yönetmektedir. Kapital gücü de genelde şirketlerin elindedir. Ülkenin başındaki isimler ise halkı uyutmaya yarayan şeylerdir. Örneğin Çin, bugün halk cumhuriyeti olarak geçmektedir. Oysa ki komünizmden halk cumhuriyetine sadece levha değiştirerek geçmiştir. İşin içyüzünde ise bugün gayri sahafi milli hasılası en yüksek ve yıllardır en hızlı büyüyen ülke olan Çin'de, insanlar çok ucuza çalıştırılmakta, bütün bu bahsettiğimiz kaymak kısmı ise büyük şirket patronları tarafından paylaşılmaktadır. Komünizm nerede, halk cumhuriyeti nerede? Hiçbirisinin olanlarla alakası yok. Başka bir örnek olarak zamanında ve kısmen hala ülke yönetimini etkilemeye çalışan TÜSİAD örnek gösterilebilir. Bugün tam olarak yönetimde söz sahibi olmasalar da onların yerine söz sahibi olan başka şirketlerle yer değiştirmişlerdir.
Gelecekbilimiyle uğraşanlar ya da gelecekle alakalı kurgulamalarda bulunanlar, geleceğin bir şirketler yönetimi altında olacağını öngörmekte ve "T society" yani "T toplumu" fikrini ortaya atmaktadırlar. Bu fikre göre "T"nin üç ana kolu toplumun üç ana kolunu temsil etmektedir: sivil toplum, multi uzmanlar ve büyük şirketler... Yine kurgu eseri bazı yapımlarda da bu görüşü destekleyen oluşumlar vardır: "The Resident Evil" filmindeki "Umbrella Corp.", "Fringe"deki "Massive Dynamic" ve daha sayabileceğimiz birçok örnek gibi.
![]() |
| Corporatocracy / Şirketokrasi |
Velhasıl kelam geleceğimizde büyük şirketler önemli rollere bürünecek gibime geliyor, velev ki yönetim şekli ne olursa olsun. Kestiremediğim kısım ise büyük oynayan mı olacaklar? Yoksa oynatan mı?
Etiketler:
büyük şirketler,
corporatocracy,
korporatokrasi,
multi uzmanlar,
şirketokrasi,
t society,
t toplumu
7 Mayıs 2012 Pazartesi
The Four Doctors / Big Four
![]() |
| John Singer Sargent - The Four Doctors |
1906'da John Singer Sargent tarafından yapılan "The Four Doctors" tablosu bu dörtlüyü biraraya getirmiştir.
Tıp eğitiminin gelişmesinde ve çağdaşlaşmasında büyük rolü olan, hasta başı vizitlerinin kurucusu, Kanadalı hekimdir.
Johns Hopkins'in ilk tıp profesörüdür. Fizyoloji ve patoloji dersleri vermiştir.
![]() |
| Sir William H. Welch |
Sir William H. Welch
Amerikalı hekim ve patologtur. Kurulan tıp fakültesinin ilk dekanıdır. Hayatı boyunca "Amerikan Tıbbının Dekanı" ünvanı kendisine verilmiştir.
![]() |
Sir Howard A. Kelly
|
Sir Howard A. Kelly
Amerikalı ünlü jinekolojist.
Sir William Steward HalstedAmerikalı ünlü cerrah.
Ameliyatlarında asepsi tekniklerini ve anestetikleri ilk kullananlardan birisidir.
Meme kanseri için radikal mastektomi olmak üzere birçok cerrahi teknik tanımlamıştır.
Etiketler:
big four,
howard kelly,
john singer sargent,
johns hopkins university,
md,
the four doctors,
william halsted,
william osler,
william welch
11 Mart 2012 Pazar
Kitap ve Okunacak Yer İhtiyacı Üzerine Bir Model
![]() |
| Barnes and Noble |
Barnes and Noble Modeli
Barnes and Noble; Amerika menşeli, uluslar arası, çok katlı bir binalara sahip olan, içerisinde fast food ve içecek dükkanları gibi ihtiyaçları da barındıran dev kitap mağazaları zinciridir.
![]() |
| Barnes and Noble İç Dizayn |
İnsanlar mağazada hem okumak ya da almak için istedikleri her türden kitabı, kitabı inceleyip okuyabilmek için gereken sükunet içinde bir okuma ortamını, öğlen yemeğini yiyip kahve ve bilimum içecek çeşitlerini alabilecekleri bölümleri bulabiliyorlar. Bu şekilde sabah giren bir müşteri akşam mağaza kapanana kadar içeride kalabiliyor, her türlü dergi ve kitabı inceleyebiliyor, üstüne üstlük kimse de "hesabı keselim mi?" bahanesiyle "hadi kalk artık" manasına gelen cümleler kurmuyor (Amerikan sisteminin genel hatları da zaten böyle ya Starbucks'tan gördüğümüz gibi).
![]() |
| Sinerjizm |
Devletten, resmi kütüphanelerden ümidi yoksa bir insanın beklentiler özel sektöre kayabiliyor. Özel sektörler insanın beklentilerini farkedip karşılamakta devletin hantallığına nazaran çok daha başarılılılar.
Sistemin Türkiye İçindeki Temsilcileri
Türkiye'de kitapçıların çoğu oturup kitabı kısa süre inceleyebilmek için dahi oturacak yer bulundurmuyorlar. Bazı kaliteli diyebileceğimiz kitapçılarda, kısa süreli oturum için kısıtlı oturma imkanları var. Böyle başka bir kitapçı daha var mı bilmiyorum ama Kabalcı ve Alkım kitabevleri Türkiye'deki yaygın düzenden daha farklı olarak Amerikan Barnes and Noble tarzı kitapçılık hizmeti sunuyor.
![]() |
| Kabalcı Kafe |
Örneğin Kadıköy Alkım Kitabevi'nde giriş katında "Kahve Dünya"sı var. İnsanlar inceleyecekleri ve okuyacakları kitapları alıp kahvelerini yudumlayarak okuyabiliyorlar.
Ya da Beşiktaş Kabalcı Kitabevi'nde kitapçının içinde aynı zamanda geçip okunabilecek, bir yandan da kahvelerin yudumlanabileceği bir kafe bulunuyor. Bu sistemler Barnes & Noble sistemini andıran sistemler.
Daha Da İlerisi
Belki de okuma ihtiyacını karşılamak için özel sektör daha da ileri gider de çok katlı, bir kısmı kitap mağazası, bir kısmı hakiki bir kütüphane olan, yiyecek ve içecek ihtiyacını karşılayan kısımlarının da bulunduğu kitapçılar/kitabevleri kurarlar. Barnes and Noble'nin dünya geneline yayıldığı gibi önce Türkiye geneline, sonra da dünya geneline yayılırlar. Tabi ki özel sektörün bunu farkedebilmesi için de öncelikle bizlerde ihtiyaç haline gelmesi gerekiyor. Asıl zor olan da özel sektörün bu mağaza zincirlerini açması değil, halkımızda bu mağazalara duyulacak genel ihtiyacın karşılanması olacak gibime geliyor.
Etiketler:
alkım kitabevi,
Barnes and Noble,
kabalcı kitabevi,
kitabevi,
kitap ütopyası
İstanbul Üniversitesi Tarihine Sahip Çıkıyor
Mensubu olarak bizleri, sanat kültür ve tarih sevenleri memnun eden durum.
Yalnız bir üniversite olarak önceliklerini çok iyi belirlemek durumunda. Öğrencileri ve mensupları fiziki şartları hiç iyi olmayan kütüphanelerde, dersliklerde öğrenim görüyorsa, öğrenciler bu üniversite içerisinde üvey evlat muamelesi görüyorsa binalardan önce ehemmiyet verilmesi gereken yerler var demektir. O da öğrencilerin kullandığı imkanları düzeltmek ve geliştirmek, öğrenci eksenli bir üniversite olmak. bir yerde öğrenci varsa orası öğretim kurumudur, eğitim kurumları öğrenciler içindir. Oysa ki istanbul üniversitesi'nde öğrenciler üniversite ve hocalar için varmış gibi bir dinazorca anlayış var. Son zamanlarda biraz kırılmaya başlasa da, bu tablonun istisnası birçok kaliteli, alanında saygın hoca bulunsa da genel durum malesef böyle.
Son zamanlarda bir iyileşme de yok değil. Yiğidi örseleyelim ama hakkını da yemeyelim. Çapa ve Ccerrahpaşa kampüsleri yıkılıp yeniden yapılıyor, kütüphaneler bazısı köklü değişimden geçerek bazısı da sadece boya sürülerek restorasyon yapıldığı belirtilip açılış üstüne açılış yapılıyor. Yarım yamalak olsa da bir otomasyon sistemi işliyor. Yine de bir kıpırdanma ve iyiye gidiş var. türkiye'nin en büyük ve köklü üniversitesine yakışmıyor yine de bulunduğu durum. demek ki kökler de bir yere gelince tıkanıyor, güncel durum ön plana çıkıyor.
Öğrenci işleri zaten ayrı bir konu. Öğrenciden bol ne var çevrede? Öğrenci kim ki? İşte öğrenci buradan eğitim alan, buraya harç yatıran kişi. öğrenci bir şey dediği zaman yüze bakılmadan, bilgisizce verilen kestirme cevaplar. Hocaya arattığın zaman bir yalanmalar, telefonda da olsa düğme iliklemeler felan. kişiliğiniz bu kadar mı?
Şu anda oğlu fakültemde öğretim üyesi olan, profesörlüğün babadan oğula geçtiğini bize kanıtlayan emekli bir cerrahi profesörü "elin ...larını ben mi eğiteceğim bu saatten sonra" demiş zamanında. Bu da genel olarak "İstanbul Üniversitesi"nin seneler içerisinde aldığı yolu gösteriyor. Üniversite şu an bu durumda olmasa da bu anlayışın kalıcı sakatlığını yaşıyor. Eski kafalı dinazor profesörler (profesör ama hoca veya öğretim üyesi değil) gidip yerine insancıl öğretim üyeleri gelmedikçe de tam olarak kurtulacağa benzemiyor.
Sonuç olarak üniversitemizi seviyoruz. Yaptığı öncü projelerle de gurur duyuyoruz; ama önceliklerini iyi ayarlamasını bekliyoruz. Öğrenci odaklı bir üniversite olmasını bekliyoruz. Ne kadar bekleyeceğimizi göreceğiz.
http://www.istanbul.edu.tr/
3 Mart 2012 Cumartesi
Çapa Hulusi Behçet Kütüphanesi
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, nam-ı diğer Çapa'nın öğrenci kütüphanesidir. Diğer adı Hulusi Behçet Kütüphanesi'dir.
Çok eskilerde 24 saat açıkmış. Nerede evsizi, berduşu, sokaklarda "havalimanından geliyorum; saat, parfüm lazım mı?" diyen zencisi varsa hep kütüphanede sabahlarmış. Ondan sonrasında ise geceleri kapatmaya başladılar kütüphaneyi. Sabah 07.30 ila gece 23.45 arasında açıktır. Bazısını kesmese de tatmin edici saatleri var yine de.
Kütüphane alanı geniş olup tüm fakülte öğrencilerine yetmemektedir, oysa ki silme masa ile kaplıdır. Kitap ve sosyal imkanları çok kısıtlıdır hatta yoktur. Sosyal imkanları çok kısıtlı olsa da yemeden, içmeden hatta nefes almadan çalışabileceğiniz en iyi kütüphanedir. 72 milletten ders çalışan adam bulunur içinde, öteki buçuk milletin de zaten çalışmaya ihtiyacı yoktur.
Kendisi Çapa'nın en çürük binasıdır. En küçük depremde çökecek ilk binadır. Ki çökerse de fakülte birkaç devre birden kaybeder ve birkaç dönem mezun vermeyebilir. Çünkü `TUS` çalışan 5. ve 6. sınıflar, dersleri yoğun olan 4. sınıflar sürekli kütüphanededir. 1918'de çanakkale savaşına giden tıbbiyelilerle mezun vermeyen fakülte, herhangi bir depremle de aynı duruma düşebilir.
Belki de bu nedenledir bilemiyorum, Çapa ve Cerrahpaşa'nın yenilenme projesinde ilk yıkılacak ve yapılacak yerlerden birisi Çapa kütüphanesidir. Yani bugünkü haliyle müşerref olmak için sayılı günler var. Umarım ki sonrasında yeni yüzüyle, modern bir kütüphane göreceğiz.
Kalemleri beyazlıklara süreceğiz
Etiketler:
çapa,
çapa kütüphanesi,
hulusi behçet,
hulusi behçet kütüphanesi,
kütüphane
1 Mart 2012 Perşembe
Atom Altı Entrikaları
Artı yükü atom çekirdeğindeki protonlar, eksi yükü ise atom etrafındaki yörüngelerde dönen elektronlar oluşturur.
Cisimler yüklü cisimler ve nötr cisimler olarak ikiye ayrılır. Nötr cisimler, içerisindeki artı ve eksi yük miktarı birbirine eşit olan cisimlerdir. Yüklü cisimler ise içerisindeki yük miktarı artı veya eksi bir tarafa doğu fazlalaşmış cisimlerdir. Yanlış kanının aksine hem artı hem eksi yük hareket etmez. Hareket eden sadece eksi yük yani elektronlardır. Protonlar yerlerinde dururken elektronların yer değiştirmesi yükü belirler.
Nötr durumdaki bir cisme yüklü bir cisim yaklaştırırsak, yüklü olan cisim tersi olan yükü çekeceği için cismin yüklü cisme bakan tarafı bir yükle, öteki tarafı diğer yükle yüklenir. Örneğin nötr bir metal çubuğa eksi yüklü bir cisim yaklaştırırsak, metalin yüklü cisim tarafındaki elektronlar "aynı yükler birbirini iter" prensibiyle metalin öteki tarafına itilir, cisme bakan taraf artı yani pozitif yükle, cisme bakmayan taraf ise eksi yani negatif yükle yüklenir. Basit bir elektrostatik kuralı.
Mesel denizine açılalım ve protonu kendini ağırdan satan kız, elektronları ise abazan erkekler olarak düşünelim. Kızlar, abazan erkekleri çeker. Yani sürekli yer değiştirenler abazan erkeklerdir. Kızlar ise insanları etrafında döndürmeyi sever, tıpkı çekirdekteki proton gibi. Bir kızın etrafında ne kadar erkek varsa, o miktarda erkek kızın yanına yaklaşamaz. Abazan erkeklerin tek mantığı vardır; "nefes alsın yeter" felsefesiyle boşta olan bir kıza yaklaşmak.
Hiçbir atomla tepkimeye girmeyen atomlar vardır; bunlar helyum ve radyum gibi soygazlardır. Çok soylu ve asil atomlardır. Kimseyle oralı olmazlar, atomlara yukarıdan bakarlar. Periyodik cetvelin en havalı ve nezih yerinde, tükürseler kağıda değecek mesafedeki kutucuktan yalılarının sahillerinde, üstlerinde "robe de chambre"larıyla içkilerini yudumlamaktadırlar. Dünya umurlarında değildir.
Nötron ise çok sallanmayan, dikkate alınmayan, çekirdekte bulunan bir elemandır. Aynı çekirdeği eşi protonla paylaşmasına rağmen yükü olmadığından dolayı sürekli aldatılır. Çünkü nötrdür. Oysa ki atomlarda nötron azalması veya artması atomun kararlılığını bozar. Nötron sayısı değişen atom, radyoaktif maddeye dönüşür ve radyasyon yaymaya başlar. İşlem, atom çekirdeğinin ani parçalanmasına kadar devam ederse iş atom bombasına kadar devam eder.
Yani bir manada nötron, hesaba katılmayan, sürekli boynuzlanan basiretsiz kocaya benzer. Durur, durur, durur ve pompalı tüfekle ortalığı dümdüz eder.
Eğer taş-kağıt-makas olarak sıralarsak bunları; proton elektronu etrafında döndürür, elektron nötr olan nötronu yüküyle boynuzlar, nötron bombardıman olursa ortada proton mroton bırakmaz. O zaman oynayalım.
29 Şubat 2012 Çarşamba
Türkiye'de ve Dünyada Kütüphane Kültürü
![]() |
| Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi |
Gelişmiş ülkelerde kütüphanelere ve kütüphanecilere verilen değeri birkaç veri ile anlayabiliriz:
- Gelişmiş ülkelerde kütüphaneler, şehrin en güzel yerinde ve çok güzel binalarda bulunur. İçerisinde zengin kitap seçeneği vardır. Bizde ise belli belirsiz yerlerde, izbe binalardadır. Kitap içeriği belli belirsizdir. Elden düşme ve bağış yoluyla gelmiş kitaplar ne kadar elverirse o kadar kitap vardır. Devlet veya başka bir kurum tarafından düzenlenen sistematik bir kitap politikası yoktur.
- Gelişmiş ülkelerde kütüphanecilik çok değer verilen ve saygı duyulan bir meslektir. Kütüphaneciler başında bulundukları kitaplarla yetişirler, sürekli okurlar ve kendilerini geliştirirler. Kütüphanecileri anlatan biraz sürreal da olsa ortalama bir filmleri bile vardır: The Librarian. Bizde ise kütüphanenin başında tek vasfı memur olan, asgari ücret alan, en fazla kitapları beklemeye yarayan, başında durduğu kitaplardan bihaber olan kütüphaneciler vardır (istisnalar umarım vardır, memnun olurum). Bilginin ve kültürün ışığı görülmeyen yüzler de zaten gülmez.
- Gelişmiş ülkelerde sosyal sorumluluk projeleri de çok gelişmiştir. Emekli olmuş ya da yapacak pek bir işi olmayan, gönüllü olmuş insanlar kütüphanelerde istihdam edilir. Hem vakitleri değerlenir hem de ellerine ortalama bir gelir geçer. Bu süre boyunca profesyonel kütüphanecilerle dirsek teması içinde kütüphanenin ihtiyaçlarına ve hizmetlerine katkıda bulunurlar. Değer gördükleri için, boş vakitlerini kendilerine uygun kutsal bir amaçla doldurdukları için mutlu olurlar, değer gösterirler. Bizde ise kütüphanelerde profesyonelliği tartışılır memurlar vardır. Değer görmezler, değer göstermezler. Sosyal sorumluluk projelerinde kullanılabilecek insanlar kahve köşelerinde çürür giderler. Gerçi paha biçilemeyen tarihi eserlerin müze depolarında çürüdüğü bir ülkede bu konuşmalarımız abes kaçabilir.
İstanbul Kütüphaneleri
İstanbul'da özel ve devlet, büyük ve küçük toplam 367 tane kütüphane vardır. Bunlar:
- 7 tanesi yazma eser kütüphanesi,
- 17 çocuk kütüphanesi,
- 83 halk kütüphanesi,
- 104 araştırma kütüphanesi,
- 166 ilk, orta ve yüksek öğretim kurumları kütüphaneleridir.
Öğretim kurumları kütüphaneleri kendi öğrencilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş olup dışarıdan genellikle ziyaretçi almamaktadır. Araştırma kütüphanelerinin çoğu ise bir şirket ya da kurum bünyesinde olup rutin okuma yapmaya müsait değildir. Geriye kalanlar ise 7 yazma eser ve 83 adet halk kütüphanesidir. Yani normal bir vatandaşın rutin bir okuma yapabileceği yerler buralardır. Yazma eser ve halk kütüphaneleri genel olarak akşam 16.00 - 17.00 civarında kapanmaktadır. Gündüz işe gitmesi gereken bir insanın İstanbul'da gidebileceği kütüphane sayısı bir elin parmaklarını geçmez yani. Bu durumda kütüphaneler, nasıl yaşam tarzına gelebilir?
| Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi içi |
Benim muhatap aldığım kütüphaneler, hiçbir kurumla ve üniversiteyle bağlantısı olmayan bir bireyin, yani halktan bir insanın gidebileceği, rutin bir okuma yapabileceği kütüphaneler. Ve bu insanların gidebileceği kütüphane sayısı 90 civarı. Bu kütüphanelerin de %90'dan fazlası Osmanlı'dan kalma kütüphaneler. Yeni yapılmış ve halkın hizmetine sunulan kütüphane sayısı o kadar az ki. "Osmanlı camiden başka bir şey yapmamış" diyenler bu sayıları görmeli. Osmanlı zamanındaki İstanbul nüfusunun kullanmakta olduğu kütüphaneleri bugün yine tüm İstanbul kullanıyor ya da kullanmaya tenezzül etmiyor. Eldeki mevcut kütüphanelerin çoğu restorasyon isteyen tarihi binalar. Oysa ki kültürel zenginliğimiz olan bu kütüphaneleri güzelleştirmek için yapılan çok az proje ve restorasyon var.
Sonuç
Ben rahat ve sükunet içerisinde kitap okuyabileceğim, binasıyla ve iç dizaynıyla insanı ferahlatan ve okumaya teşvik eden, tatmin edici bir saate kadar açık olmasıyla çalışan insanların da kullanmasına fırsat sağlayan, bir kütüphanede olması gereken bütün kaynakların bulunduğu; güler yüzlü, çalışkan, bilgili, kültürlü ve okuyan amatör - profesyonel ekibi ve müdavimleriyle cazibe merkezi olmuş, insanlarda yaşam tarzı haline gelmiş kütüphaneler hayal ediyorum ve buna ihtiyaç duyuyorum. Çok okuduğum için değil, çok okumak istediğim için..
Var olan kütüphanelerimiz bir nevi kültürel zenginliğimizdir. Aynı 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı toprakları çok verimli bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı yer altı kaynakları yönünden çok zengin bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı genç nüfus açısından çok zengin bir ülkede yaşıyor olmamız gibi. Ama hiçbirini kullanmadığımız gibi kütüphaneleri gerektiği ölçüde kullanamıyoruz.
Etiketler:
istanbul kütüphaneleri,
kütüphane,
kütüphanecilik,
librarian,
library
21 Şubat 2012 Salı
Zeynep Hanım Konağı
Konak, İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülen "İstanbul Üniversitesi'nin Tarihi Binalarının Gravürle Belgelenmesi" projesinin bir ayağı olarak Ressam Cemal Akyıldız tarafından resmedilmiştir.
Üsküdar Karacaahmet civarındaki Zeynep Kamil Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi de adını, Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ın birleşiminden almaktadır. Hayırsever olmak ve ismini bu şekilde yaşatmak ne kadar güzel bir şey.
![]() |
| Zeynep Hanım Konağı |
Şu anki İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nin yerinde bir zamanlar yükselmiş güzel konak.
Sultan Abdülaziz devri sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ındır. Zaten ismini de Zeynep Hanım'dan almaktadır. 19. yüzyıl sonlarında yapılmış, hayırsever Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım tarafından 1903-1909 arasında İstanbul’un ilk Müslüman yetimhanelerinden birisi ve sanat okulu olan Darü'l-Hayr-ı Ali'ye tahsis edilmiştir. 1909'da Darü'l-Hayr-ı Ali lağvedilince konak, imparatorluğun Avrupa tarzındaki ilk yükseköğrenim kurumu olan ve o yıl eğitim programı yeniden düzenlenen Darülfünuna tahsis edilmiştir.
Sultan Abdülaziz devri sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ındır. Zaten ismini de Zeynep Hanım'dan almaktadır. 19. yüzyıl sonlarında yapılmış, hayırsever Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım tarafından 1903-1909 arasında İstanbul’un ilk Müslüman yetimhanelerinden birisi ve sanat okulu olan Darü'l-Hayr-ı Ali'ye tahsis edilmiştir. 1909'da Darü'l-Hayr-ı Ali lağvedilince konak, imparatorluğun Avrupa tarzındaki ilk yükseköğrenim kurumu olan ve o yıl eğitim programı yeniden düzenlenen Darülfünuna tahsis edilmiştir.
Darülfünun, Cumhuriyet devrinde 1933 üniversite reformu ile birlikte İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldüğünde kurulan Fen Fakültesi, eğitime konakta devam etti. 1935 yılında içinde rasathane açıldı. Bina, 28 Şubat 1942’de çıkan yangında yandı ve tamamen yıkıldı. Yangından sonra konağın yerine Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından yeni ve bugüne kadar gelen mevcut bina yapıldı.
Konak, İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülen "İstanbul Üniversitesi'nin Tarihi Binalarının Gravürle Belgelenmesi" projesinin bir ayağı olarak Ressam Cemal Akyıldız tarafından resmedilmiştir.
Üsküdar Karacaahmet civarındaki Zeynep Kamil Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi de adını, Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ın birleşiminden almaktadır. Hayırsever olmak ve ismini bu şekilde yaşatmak ne kadar güzel bir şey.
15 Şubat 2012 Çarşamba
Nobel Ödülü ve Akademik Bir Eleştiri
![]() |
| Nobel Medal |
Sağlık Bakanlığı'nın üniversite ve eğitim araştırma hastaneleri için getirdiği "performansa dayalı ek ödeme sistemi" içindeki "bilimsel faliyet puanı"na göre, Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü alan bir doktor 1000 puan alacak. Her puan da 14 kuruş olduğundan 1000 puanın ettiği para toplam 140 lira. Evet yanlış duymadınız; 140 lira. Bozdur bozdur harca. Başka ülkelerde Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü kazananlara büyük paralar ve ödüller verilirken ülkemizde ise değeri 140 lira. Diğer taraftan bir anjiyonun ya da 10-15 hasta bakmanın da ettiği para aşağı yukarı aynı.
Bilimsel çalışmanın para etmediği, zaten bilimsel araştırmaların maddi olarak yeterince desteklenmediği ülkemizde hala "neden bilim üretmiyoruz?" diye soranlar var. Umarım ki anlamışlardır neden bilim üremediğini. Ortamını bulamayan bilim, tabii ki üreyemez. Doğanın kanunudur bu.
Öğrenci yetiştirmek, bilimsel faliyetlerde bulunmak malesef ki üniversitelerde sakız parası etmiyor, nobel ödülünün de değerinden anladığımız gibi. Oysa ki sadece hasta bakmak en çok performansı getiriyor. Devlet, akademisyen olsun olmasın bütün doktorlara "mümkün olduğunca hasta göreceksin" diyor, "yoksa senin bu sistemde tutunmana olanak yok" demeye getiriyor. Eğitim araştırma hastanelerinden eğitim ve araştırmayı atın, zalimlik yapmış olmazsınız. Üniversite hastaneleri ise sadece mezun çıkaran yerler artık. Akademi kavramı mı, evrenkent mi? Nerede?
Behçet hastalığının genini bulan, araştırması dünyanın en en saygın tıp dergilerinden biri olan "Nature"da yayınlanan hocam Prof. Dr. Ahmet GÜL'ün döner sermayeden profesörlük maaşının yanında aldığı para çok komik düzeyde. Çünkü araştırmanın değeri bu kadar.
Türkiye'de sisteme rağmen araştırma yapılıyor. Sonra bu mevzuular dile getirildiği zaman bazı insanlar paragöz olarak yaftalıyor. Oysa ki Türkiye içine sıkışmış, vizyonu birkaç metre ilerisini dahi aşamayan insanlar olması gerekeni göremiyor. Akademik sistemin en iyi işlediği yer olan Amerika'da, hekim akademisyenler arasında sadece hasta bakan da, sadece ders anlatan da, sadece bilimsel araştırmaya yönelen de aşağı yukarı aynı parayı kazanıyor. Bunu ben değil, Prof. Dr. Murat TUZCU (Cleveland Klinik Kardiyoloji Bölüm Başkan Yardımcısı) söylüyor. Bizi üzen akademik çalışmaların önünün açılmayıp desteklenmemesi, nobel ödülü alabilecek beyinlere sahip olmamıza rağmen gereken ortamın bu beyinlere sağlanamaması. Atın artık at gözlüklerinizi.
http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/670600-en-iyi-tip-sistemi-nasil-calisiyor
Ayrıca yanlış olan politikaları eleştirdiğiniz zaman bir de iktidar karşıtı yaftası yiyorsunuz. Herkes insan. İktidarın da hataları olacak, doğruları da olacak. Akademik yönden ve sağlık yönünden iktidarın politikalarını beğenmiyorum. Ha, daha önceki iktidarlar zamanında da iyi olduğu söylenemez, zira kronik bir kötü gidişat var. Amaç yanlışlığı irdelemektir; birilerine yüklenmek değil. İktidar bugün vardır yarın yoktur. Oysa ki görüşler ve anlayışlar iktidarlardan daha zor değişir.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19920123.asp
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















