Hayatta hep neden sonuç vardır. Aynı zamanda normal ve anormal vardır. Bunları birbirine bağlayan ise patofizyolojidir. Patofizyoloji sadece bir tıbbi terim değil hayata bakış açısıdır.
30 Ekim 2011 Pazar
1932'den 2012'ye İstanbul Üniversitesi
İstanbul Darülfünunu hakkında rapor, 1933 üniversite reformuna temel olan, 1932 yılında Prof. Malche'ye bizzat Atatürk tarafından hazırlatılan rapordur.
Raporda tüm yönleriyle İstanbul Darülfünunu ele alınmıştır. Tabii ki en ayrıntılı incelenen ve en çok ehemmiyet verilen konu kurum hocalarının yeterliliğidir. Çalışmalar sırasında kurum hocalarına çeşitli soruların bulunduğu birer form verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Formda bilinen yabancı diller, şimdiye kadar alanıyla alakalı kitap yazıp yazmadığı, yabancı dilde yayını olup olmadığı, tüm yayın sayısı gibi sorular vardır. Doldurulan formdaki her maddeye puan verilir ve hocalar değerlendirilir. Tüm öğrencilerle görüşülür. Hademelere dahi fikirleri sorulur. Sonuçta ortaya 95 sayfalık bir rapor çıkar.
En çok dikkatimi çeken ve beni üzen ise 80 sene önce bu zamanlar Türkiye'ye gelen Prof. Malche'nin hazırladığı rapordaki hususların bugün bile değişmemesi. İşte rapordan bazı maddeler;
- Talebeler henüz harp nesli olup, kötü bir orta tahsilin etkilerinde bulunmaktadırlar. Talebe seviyesi okudukları vilayetin veya lisenin mahiyetine göre çok değişmektedir.
- Türkçe yayın yeteri kadar yoktur. Yabancı yayınları okuyup anlayacak öğrenci sayısı çok azdır.
- Darülfünun profesörlerinin umumiyet itibariyle az para aldıkları doğrudur. Maaşlarıyla orta tedrisattaki maaşlar arasındaki fark pek azdır.
- Eğitimle alakalı kötü bir şahsiyetçilik mevcuttur. Şuurlu bir yön veriş yoktur. Bazen bir profesör veya profesör grubu kendi fikirlerinin hakimiyeti temin etmektedir.
- İmtihanlar çok sıkı olmalı ve hafzadan (ezberden) ziyade talebenin malumatını tatbik sahasını bulabileceği ameli (pratik) meseleleri ait bulunmalıdır.
- Bir dersin bir seneden öbür seneye hiç değişmediğini veya değişmemiş denecek kadar az değiştiğini gördüm. Bunun değiştirilmesi gerekir.
- Verilen dersler bir fennin ansiklopedik bir tarzda özetini teşkil eylemektedir.
- Derslere ait kitaplar bulunmadığı cihetle profesörlerin kitap yazması için telif ve neşre (yayına) davet olunmalıdır.
- Talebenin ellerinde dere esnasında aldıkları notlardan başka bir şey yoktur. Talebenin büyük kısmı taşradan gelmekte ve lisan durumları zayıftır.
- İstanbul Darülfünunu'nun en büyük zaafına parmağımızla dokunuyoruz. Bilhassa kliniksiz ve laboratuvarsız fakültelerdeki, şahsi mülâhazalara (yorumlara) ve araştırmalara yeteri kadar sevk ve tahrik edilmiş bulunmuyorlar.
- Kütüphane saat dörtte kapanmakta ve dışarıya kitap vermemektedir. Çok büyük bir salonda bulunan tıp kütüphanesi şayanı hayret bir fakr (fakirlik) içindedir.
- Talebeler, bu büyük şehre geleli kendilerini yalnız ve pek fakir bir halde ve adeta kaybolmuş gibi bir vaziyette hissettiklerini söylediler. Darülfünunların görevi bir görev eğitiminden ibaret değildir. Bir vazife-i terbiyeviyeleri (eğitim görevleri) de vardır.
- Talebeler, mühim bir ecnebi lisanı zahmetsiz derecede okuyup anlayacak kadar bir şekilde bilmeleri gerekir.
- Birinci sene lisan öğretilmelidir.
- Teorik ve sözel dersler azaltılmalı, talebeye dersin detayı için kitaplara başvurması söylenmelidir. Talebeler kendi kendine soru soran, karşılaşacakları sorunları tartışan bir hale getirilmelidir.
- Fikri ve ilmi teşekkülle hayat arasında sıkı ilişki olmalıdır. Gerçeğe uygun olmayan, soyut ve teorik derslerle mücadele edilmelidir.
- Tahsilleri müddetince pek az doğum vakasında bulunacakları yerde (bir profesör doktorasından önce tek bir doğumda bulunmadığını söyledi), talebeler bu vakalardan 100 tane, 150 tane görmelidirler.
- Darülfünun'da ödüllendirme olmalı, talebeye ödül verilmelidir.
- Talebenin hayatı düzenlenmeli, her sene başında talebe, emine (yani fakülte dekanına) takdim edilmelidir.
20 Ekim 2011 Perşembe
Kitaba Çıkmak
Kimisinin zevki, hayatın hayhuyundan kurtulma şekli balığa çıkmaktır. Balık sırasında tüm sıkıntılarını unutur. Kimisinin zevki de kitap okumaktır.
Kitap aşıklarının bazısı kitap almayı bir ritüel haline getirir. Onlar için kitapçıya doğru gidiş, balık tutmak için doğa harikası bir göle hareket etmekten farksızdır. Tiril tiril giyinilir, ekipman tamamlanır ve hedefe doğru sapmadan hareket edilir. Çünkü onları, geçerken uğrayan diğerlerinden ayıran budur.
Kişi beklemeden atar oltasını kitapçının asil ve heybetli kitaplıklarına. Bir manada aktif bir bekleyiştir bu. Rafların arasından bir kitabın oltaya takılmasını bekler avcı. O olta kişinin merakıdır. Arada bir gövdede kıpırdanmalar olur ve en sonunda bir av oltaya düşer. Şimdi başlayan ise cedelleşmedir. Kitabın ele alınıp incelendiği, alınıp alınmayacağına karar verilecek olan an cedelleşme anıdır. Balık ile kitap arasındaki fark; balığın can derdine düşüp kaçmaya çalışması, kitabın ise tüm cazibesini devreye sokmasıdır. Asıl cedelleşme kişinin içinde ego ile süperego arasındadır.
Tüm cedelleşmelerin ve seçilim sürecinin sonunda ilim avcısı, okunmaya değer gördüğü muhtemel avıyla evine döner. Artık avın bünyeye kazandırılmasının vakti gelmiştir. İlk akşamdan da sofrayı süsleyebilir ya da daha sonra tüketilmek üzere bozulmaması için evdeki raflardan birine konur, belli olmaz. Kitap ele alınıp okunmaya başlandığında ise afiyetle dimağa indirilir. Balık nasıl vücudumuza bir yapıtaşı olarak katılıyorsa, kitap da bizi biz yapan beynimizde bir yapıtaşı olarak yerini alır ve asıl vazifesini görür.
Sonuçta herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi balık tutmaktan hoşlanır, vaktinin çoğunu bu işe ayırır, balık tutarak rahatlar. Bazı insanlar da kitap okumaktan hoşlanır. Balık tutan kişi ne kadar sabırlıdır değil mi? Akşama küfesi boş eve dönme ihtimalini bilmesine rağmen hiç heyecanını kaybetmez. İşte kitap okuyan kişi de bu hislerle hareket edebilmelidir. Ancak bu tarzda düşünen insanlar ki kitap okumanın sırrına erenlerdir. Yoksa bu nice okumaktır.
15 Ekim 2011 Cumartesi
Synthesis
"Bir ayağım merkezde diğeri de pergel gibi yetmiş iki âlemde." Mevlana
Her şey dünyevi ve uhrevi olarak ikiye ayrılabilir. İslam dininde hiçbir zaman ruhbanlık sınıfı olmamıştır. Herkes dünyadan nasibini almaya çağrılır. Zira dünyanın da bizim üzerimizde bir hakkı vardır. Müslüman, iki kanatlı bir kuşa benzetilir. Bir kanadı dünyevi, diğer kanadı uhrevidir. İki kanadı olmayan kuş uçamaz. Bundan dolayı Mevlana, semahıyla kanatlanırken, bir ayağını dine sabitlemekte, diğer ayağıyla dünyayı ve yetmiş iki âlemi dolaşmaktadır. Belki de budur, bugünün insanının bir seneye Mavlana senesi demesinin nedeni. İnsanlığın bunu anlaması yüzlerce sene sürer.
Beyin, sağ ve sol yarım küre olmak üzere iki yarım küreden oluşur. Sağ beyin duygusal zekadan, sol beyin ise rasyonel yani matematiksel zekadan sorumludur. Ayrım bu kadar keskindir. Bizi biz yapan ise bunlardan birisi değildir. Corpus callosum denilen yapı, sağ ile sol beynin koordineli çalışmasını sağlar. İşte bizi biz yapan da budur; birisi duygusallığı, öteki rasyonelliği simgeleyen iki yarım kürenin sentezi, koordinasyonu.
Dünya milletleri doğu ve batı toplumları olarak ikiye ayrılabilir. Batı toplumları mantığı, akılcılığı, nedenselliği, rasyonelliği temsil ederken; doğu toplumları hissi, inancı, teslimiyeti, duyguyu temsil eder. Bir yarım küresi olmayan bir yer dünya olmayacaktır. Ondan dolayı bu iki ekol de dünyanın rengidir.
Bu iki ekol, ancak bir fertte, bir halkta, bir medeniyette, bir kültürde birleşebilir. Öyle bir medeniyet, öyle bir halk ki aklını yitirmemiş, hissi melekelerini kaybetmemiş. Semaha başladı mı bir ayağı sabitken, diğer ayağı ile dünyayı gezebilen fertlerde, bu fertlerin kültüründe, bu kültürün coğrafyasında.
Daha önce bu iki ekolü bir araya getirmiş olan Helen topraklarının üzerinde bulunan, gerek coğrafi gerek kültürel olarak iki kıtayı iki ekolü bir araya getiren, hem Asya'yı hem Avrupa'yı ihtiva eden bir şehirdir İstanbul. Dünyalı olunmaya en çok yaklaşılan şehir. İstanbul... Asya'nın elini Avrupa'ya uzatan, Avrupa'yı Asya'ya yakınlaştıran şehir. Haç ile hilalin, cami ile kilisenin aynı kareye girdiği şehir. Ferdinin, halkının, medeniyetinin, kültürünün bir başka olduğu, bir başka olması gerektiği şehir. Üzerinden en çok sanat icraa edilen şehir. Dünyanın sentez olduğu, kimilerine göre dünyanın başkenti. Belki de bir manada dünyanın corpus callosum'u.
İnsanı, ferdi ve halkı, medeniyeti, kültürü, coğrafyası dünyanın başından beri gelinebilmiş en yüksek anlayış ve kavrayış seviyesinde. Kimisi toprağın altını, kimisi toprağın üstünü bekliyor. En nihayetinde hepsi dünyayı bekliyor.
8 Ekim 2011 Cumartesi
Rüya, Korku ve Fantezi
Beyinle ve algıyla alakalı olmalarından başka ortak yanları yokmuş gibi görünen, oysa ki binlerce yıldan beri kardeş olan üç kavram. Kökleri Eski Yunan mitolojisine dayanıyor.
Morpheus, Yunan mitolojisinde düşler tanrısıdır. Babası uyku tanrısı Hypnos ve annesi gece tanrıçası Nyx'tir. İnsanların rüyalarına girebilme onlara rüyalarında görünebilme yetkisine sahiptir. Ovidius, Metamorfozlar'ında şöyle bahseder; Morpheus rüyalardaki insan unsuruna odaklanmıştır, buna karşın kardeşleri Phobetor hayvan unsurundan ve Phantasos da cansız objelerden sorumludur. Morpheus özellikle kralların ve kahramanların rüyalarından sorumludur. Morpheus' un kardeşi Phobetor kabus, Phantasos ise fantastik rüyalar gördürür.
Morfin eski adıyla 'morphium', adını Morpheus'tan ve onun rüya görmeye sebep olan gücünden alır. Korku diye bilinen fobi, adını kabus görmeye neden olan tanrı Phobetor'dan alır, fantezi kavramı da yine Morpheus'un kardeşi olan Phantasos'dan gelir. Birbirleriyle çok ortak noktaları olmasa da sonuçta kardeş üç kavramdır rüya, korku ve fantezi.
Eskimeyen Dostlar
Uzun senelerin ardından artık ayrılık vakti. Her güzel şey gibi dostların kıymeti de ayrılırken anlaşılıyor.
Farkediyorum da öyle adamlar tanımışım ki dünyayı dolaşsam böyle kişileri zor bulurum gibi geliyor. Her gün ölen ve ölmeye devam eden nöronların aksine, bu adamların yanındayken nöron ölümü duruyor, hatta nöron sayısında artma oluyor sanki. Beyin fırtınasının, paylaşılan entelektüel bilginin derecesi o kadar fazla. İşte bu dostların yanında ömrünüze ömür ekleniyor. Tayy-ı mekan olmasa da bast-ı zaman oluyor ve az zamana çok işler sığıyor. Özgürlüğün sınırlarını zorladığımız belki de tek yer olan hayallerimizin imarında büyük bayındırlık ve iskan meydana geliyor.
O kadar şey gördüğümüz dünyada meğer ki en gerekli şey halden anlayan, hale karşılık verebilen bir dost imiş. Davul dengi dengine çalar derler. Dengi dengine çalan davullar, birisi tınılayınca diğerleriyle rezone olan diapozonlar gibidir halden anlayan dostlar. Normal şartlarda gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Evet, rezone olamamış dostlukların sonu budur. Oysa rezone olabilmişler, araya kıtalar dahi girse, hatta boyutlar dahi değişse devam edecektir.
Üzülmeyin dostlar, rezone olabilmişsek her nerede olursak olalım beraberiz demektir. Dünyada her birimizin varlığı diğerine dayanak noktasıdır. Gönülde yakın olana, aynelyakin şart olmasa gerek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)