Zorunlu retrospektif bir bilimdir.
Eskiden beri beni kendine çeken alandır tarih. Birçok zeki insan, devlet adamı, savaşlar, barışlar, antlaşmalar, yaşamlar ve ölümler... Okurken tarihi, sanki, geçmiş zamana otopsi yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Okudukça, önceki insanlarına tecrübelerine haiz oldukça, aşının içindeki mikroplarla karşılaşan vücudun bağışıklık kazanması gibi geçmiş olaylarla gelecekteki olaylara bağışıklanıyorsunuz sanki. Bunun için 'geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremezler' derler belki de.
Tarihe olan merakım hep mevcuttu. Hatta sayısal öğrencisi olmama rağmen ÖSS sonucuna göre tarih yazmak bile aklımdan geçiyordu. Kırılmış puanıma rağmen sözel puanım bu bölüme yetiyordu. Sonrasında üniversite sistemini düşündüm uzunca. Acaba tarih bölümüne girmem bu merakımı ve ilgimi tatmin edebilir mi diye düşündüm. Türkiye'de eğitim sistemi, hangi bölüm olursa olsun, ezberci bir sistem değil miydi? Matematikteki de ezberliyordu, edebiyattaki de, tarihteki de, tıptaki de. Tarih bölümüne girmemin, tarih merakımı tatmin yerine bilakis beni tarihten soğutacağına karar verdim. Üniversitedeki deneyimlerim ve tarih bölümünde okuyanlarla görüşmelerim beni haklı çıkardı. Didaktik bir anlayış değil ezberci bir anlayış hakimdi tarihte de neredeyse her bölümde olduğu gibi. Geçmişini anlamayıp geleceğine yön vermeyeceksen bu nice okumaktır? Kronoloji ezberleterek kitap yüklü eşek mezun edenler galiba hatasının farkında olamayacak kadar gaflet içerisindeydi.
Seçici bir üslupla okuyorum kendimce tarihimi; dayatmalara, popülariteye, zorunlu ders kitaplarına göre değil. Şimdiden tahmin etmenin çok zor olacağı ilerisi için, kendimi aşılayıp kendimi bağışıklamaya çalışıyorum. Bizim konumumuzda isteyen birisi bunu çok rahat başarabilir. Hangi milletin ataları defalarca dünyaya hükmetmiştir? Hangi milletin tarihi bu kadar derine inip bu kadar çetrefillenmektedir? Okuyan bilir tarihi. Örneklerimiz de kendi tarihimiz içerisinde, dışarıya bakmaya gerek bırakmayacak derecede yeterlidir. İçerisinde bu tarih aşk u merakı olanların sönmemesi, olmayanların da içerisinde bu aşkın alevlenmesi dileğiyle.
Hayatta hep neden sonuç vardır. Aynı zamanda normal ve anormal vardır. Bunları birbirine bağlayan ise patofizyolojidir. Patofizyoloji sadece bir tıbbi terim değil hayata bakış açısıdır.
30 Ağustos 2011 Salı
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Akademisyen Olmak
Akademi kavramının sırlarına vakıf olabilmektir.
Yeri geldiğinde öğretmen olmaktır. Öyle bir öğretmenlik ki lisans öğrencisi, lisansüstü ve doktora öğrencisi, yardımcı doçent, doçent, profesör yetiştiren yani ülkenin beyin takımına hitap eden bir öğretmen.
Yeri geldiğinde araştırmacı olmaktır. Zira akademi çevrelerinde, iyi akademisyen olmak için araştırma yapmanın gerekliliği kabul edilmiş durumdadır. Çünkü araştırma yapan kişi bilginin en tazesine ve en yeni bilgilere sahiptir. Araştırmasız bir bilgi, yosun tutmaya mahkum bir göl gibidir.
Yeri geldiğinde gereken hizmeti verebilmektir. Sadece akademide teorik olarak değil, gerektiği yerde önemli projelerde bulunabilmektir.
Akademisyenlik hakikaten bir yaşam tarzı kısacası. Ömrünüzün sonuna kadar aksiyon içinde olacağınız, okuyup yazacağınız, konuşacağınız kesin gibi. İyi işte Alzheimer olma ihtimalimiz düşer. Hem ömrü boş geçirip daha mı iyi edeceğiz.
Yeri geldiğinde öğretmen olmaktır. Öyle bir öğretmenlik ki lisans öğrencisi, lisansüstü ve doktora öğrencisi, yardımcı doçent, doçent, profesör yetiştiren yani ülkenin beyin takımına hitap eden bir öğretmen.
Yeri geldiğinde araştırmacı olmaktır. Zira akademi çevrelerinde, iyi akademisyen olmak için araştırma yapmanın gerekliliği kabul edilmiş durumdadır. Çünkü araştırma yapan kişi bilginin en tazesine ve en yeni bilgilere sahiptir. Araştırmasız bir bilgi, yosun tutmaya mahkum bir göl gibidir.
Yeri geldiğinde gereken hizmeti verebilmektir. Sadece akademide teorik olarak değil, gerektiği yerde önemli projelerde bulunabilmektir.
Akademisyenlik hakikaten bir yaşam tarzı kısacası. Ömrünüzün sonuna kadar aksiyon içinde olacağınız, okuyup yazacağınız, konuşacağınız kesin gibi. İyi işte Alzheimer olma ihtimalimiz düşer. Hem ömrü boş geçirip daha mı iyi edeceğiz.
Sigmund Freud
Bilinçdışının kaşifi.
Hayatı boyunca çok eleştirildi, çok tartışıldı. Üstelik hala da tartışılmaya devam ediliyor. Kendisine bilimadamı dense de aslında bir kaşifti. Çünkü yöntemleri bilimsel yöntemler değildi.
Öncelikle kendi psikanalizine eğildi ve hayatta en iyi tanıyabileceği kişiyle yani kendisiyle uğraştı. Bundan sonra diğer insanlara eğildi.
Diğer psikanalistlere de önce başkasına analiz olup sonra analist olmalarını öğütledi.
Araştırmalarında ve keşiflerinde bilimsel yöntemi değil serbest çağrışımı kullandı. İstediği alana eğildi, belli kabullenmeler ve inanışlar ile yoluna devam etti. Psikanalizlerinde 'serbest çağrışım' yöntemini kullandı. Hastaların, zihinlerindekini hiçbir etkiye maruz kalmaksızın boşaltmalarını sağladı. Bunu kısmen tedavi için çoğu zaman da insan psikolojisinin sırlarını keşfetmek için kullandı. Kendisinden ve hastalarından yola çıkarak sapkın veya mantıklı birçok çıkarıma vardı. Bunları kabullenler kadar kabullenmeyenler de oldu. Çok şiddetli sevildi ya da çok şiddetli eleştirildi. Bence bunun altında, görüşlerinin doğruluğu veya yanlışlığı değil insanın kullanma klavuzu, bir manada insanın 'atomu' olan ve hakkında çok az şey bilinen ve bilinmeye çalışılan psikoloji ile uğraşması yatıyordu. Psikoloji ile alakalı bilimsel, evrensel, genelgeçer çıkarımlara gitmeye çalıştı.
Birçok fikri bugün terkedilmiş, birçok fikri bugün hala alanında tek, birçok fikri bugün daha ileriye götürülmüş durumda.
Katılabiliriz ya da katılmayabiliriz ama insanın atomu, insanlığın tabusu, insanlığın gizemi olan psikolojiyi ilk parçalanan oydu. Bu konuda düşünsel sistematiği de o belirledi. Eğrisi de doğru da bugün bu gerçeğin gerisinde kaldı, bence kalmalı da.
Hayatı boyunca çok eleştirildi, çok tartışıldı. Üstelik hala da tartışılmaya devam ediliyor. Kendisine bilimadamı dense de aslında bir kaşifti. Çünkü yöntemleri bilimsel yöntemler değildi.
Öncelikle kendi psikanalizine eğildi ve hayatta en iyi tanıyabileceği kişiyle yani kendisiyle uğraştı. Bundan sonra diğer insanlara eğildi.
Diğer psikanalistlere de önce başkasına analiz olup sonra analist olmalarını öğütledi.
Araştırmalarında ve keşiflerinde bilimsel yöntemi değil serbest çağrışımı kullandı. İstediği alana eğildi, belli kabullenmeler ve inanışlar ile yoluna devam etti. Psikanalizlerinde 'serbest çağrışım' yöntemini kullandı. Hastaların, zihinlerindekini hiçbir etkiye maruz kalmaksızın boşaltmalarını sağladı. Bunu kısmen tedavi için çoğu zaman da insan psikolojisinin sırlarını keşfetmek için kullandı. Kendisinden ve hastalarından yola çıkarak sapkın veya mantıklı birçok çıkarıma vardı. Bunları kabullenler kadar kabullenmeyenler de oldu. Çok şiddetli sevildi ya da çok şiddetli eleştirildi. Bence bunun altında, görüşlerinin doğruluğu veya yanlışlığı değil insanın kullanma klavuzu, bir manada insanın 'atomu' olan ve hakkında çok az şey bilinen ve bilinmeye çalışılan psikoloji ile uğraşması yatıyordu. Psikoloji ile alakalı bilimsel, evrensel, genelgeçer çıkarımlara gitmeye çalıştı.
Birçok fikri bugün terkedilmiş, birçok fikri bugün hala alanında tek, birçok fikri bugün daha ileriye götürülmüş durumda.
Katılabiliriz ya da katılmayabiliriz ama insanın atomu, insanlığın tabusu, insanlığın gizemi olan psikolojiyi ilk parçalanan oydu. Bu konuda düşünsel sistematiği de o belirledi. Eğrisi de doğru da bugün bu gerçeğin gerisinde kaldı, bence kalmalı da.
21 Ağustos 2011 Pazar
İntihar Paralelinde Seri Katl
Seri katil, cinayet işlemeyi, dolayısıyla öldürmeyi zevk için yapan en az 3 cinayet işleyip işlemeye de devam eden kişidir. Kendisine belli özellikleri içeren random kurbanlar belirleyerek yoluna devam eder. Seri katil bu işi para için yapmaz. Zeten para için yapsa tetikçi olur, seri katil değil. Zeki olanları ise seri cinayetleri, emniyet güçleri ile oynanan bir satranca benzetir. Özellikle bu durumda zekalar konuşur ve çarpışır. Romanlara konu olanlar ise işin içine zekayı karıştıranlardır.
Seri katillik müesesesi ile alakalı, intihar ile paralellik kuran şöyle bir teorim var. Belki doğru belki yanlış. Şöyle ki;
İnsanın kendisini öldürmesi intihar, başkasını öldürmesi ise cinayettir. Cinayet işleyenler arasından bir grup da seri katillerdir. İntihar edenler ile seri katilleri, ikisinin de özünde `öldürmek` teması olduğu için aynı kefeye koyacağım. Çünkü birisi kendisini, ötekisi başkasını öldürüyor. Sayılara ve araştırmalara göre konuşursak;
Seri katillerin ve intihar edenlerin topluma göre oranı, sosyoekonomik düzeyin çok iyi olduğu Batı toplumlarında bize göre çok daha fazla. Ayrıca yine oranlara göre intihar edenlerin genelinin sosyoekonomik durumu toplum normallerinin çok üstünde. İntihar edenlerin yaş ortalamaları çok düşük. Yani bu insanların çoğu genç. İnsan tersini bekliyor ama durum böyle.
Ayrıca `California sendromu` gibi bir örnek var önümüzde. Maddi imkanların üst seviyede olduğu ve eğlence odaklı yaşam merkezlerinden biri olan California'dan ismini almakta bu sendrom. Bu sendrom 4 aşamadan oluşuyor. İlk adımda yüksek olanaklar içerisinde sürekli zevki kurtarmak için yaşamak var. İkinci adımda ben merkezli yaşam. Bu yaşam üçüncü adımda sizi yalnızlaştırıyor. Son adımda ise mutsuzluk hali ve depresyon yaşanıyor. Eğer mutsuzluk ve depresyonda olan birinin ümidi de yoksa intiharla sonuçlanabiliyor. Küçük şeylerle mutlu olmayı başaramayan, hep daha fazlasını isteyen ve bu nedenle elindeki imkanları yetersiz gören kişilerde intihar vakaları sık yaşanıyor.
İntihar edenlerin veda mektuplarına baktığımız zaman, bu mektuplarda genelde, hayattan zevk alamadıkları, dünyada artık tatmadıkları bir zevk kalmadığı, ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettikleri
yazıyor. Seri katiller arkalarında bir not veya mektup bırakmıyor ama bu gözlük ile seri katillere baktığımız zaman bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünyada artık tatmadığı bir zevk ve yapmadığı bir deneyim kalmayan bir insanın yöneldiği nokta ölüm, yani bu dünyadan ötesi ise intihar etmek istemeyenlerin seri katil olmaya yönelebileceği
sonucunu çıkabiliriz. Bazısı tercihini, ölüm temasını kendisi üzerinde deneyip dünyada denemediği tek deneyimi de edinmek isterken, bazısı da ölüm temasını başkaları üzerinde deneyip kendi içindeki hiç tatmadığı duyguları açığa çıkarıyor olabilir. Bir kişinin hayatını
bitirmeye muktedir olmak gibi tanrısal bir yeti elde ettiğini sanmaktan, ölümün kollarındaki insanları müşahedeye kadar geniş bir perspektif çıkabiliyor insanın karşısına. İnsanın hayatını gözle görünür şekilde değiştirip ölmekte olan birini hayata döndürebilme yetisine sahip
olan tıp mesleğinde, kendine yarı tanrılık makamı addeden insanları görmüş biri olarak, tamamen sağlıklı bir kişinin canını alabilmesi ile kendine yarı tanrılık addeden seri katiller neden olmasın diye düşünmekteyim. 'Hostel' filmindeki insanları öldürmeyi zevk edinmiş zenginlerin oluşturduğu grup da buna örnek oluşturmakta (her ne kadar film bir kanıt olarak kabul edilmese de bir insanın kurgusu olduğu için önemli bence).
Özetlersem, intihar ve seri katillik müesesesinin temellerini; imkan fazlalığına ve dünyada tadılmayan bir zevk kalmamasının, insanları, hiç tatmadıkları ve denemedikleri bir deneyim olan ölüm üzerindeki deneyimlerini arttırmaya ittiğini iddia ediyorum.
'Bizde neden seri katil yok' sorusuna gelirsek eğer:
Bizim insanımız aklıyla değil anlık duygulanımları ile hareket eder daha çok. Bizde cinayetlerin çoğu, tabi organize değilse, anlık gaza gelmeler, töre veya geçirilen cinnetler sonucu işlenir. Kişinin gözü o anda kimseyi görmez ve cinayeti işler. Sonra ya yakayı ele verir ya da kendisi emniyet güçlerine teslim olur. Geçen senelerde bir köyde yapılan toplu katliam dediklerimi destekler nitelikte. Adam kafaya koyduklarını topluca temizliyor, zaten seri katilliğe mahal kalmıyor.
Ayrıca maddi imkanların çok iyi olmamasından ötürü küçük şeylerle mutlu olabiliyor halkımız. Bu da California sendromu'ndaki patolojik zinciri kırıyor. Dini inanışlar da burada devreye giriyor. İslam dininin intiharı yasaklaması, bir insanın canına kıymayı tüm insanlığın canına kıymaya denk tutarak 'Can'ı koruma altına alması da caydırıcı bir etken.
Günümüzde ölüm ve seri katliam ile alakalı başka mekanizmalar da türemeye başladı. Geçenlerde, sanal alemdeki silahlı oyunların reel aleme ilk yansımalarını gördük. Norveçli bir çocuk, sebepsiz yere okulunun ortasında kıyım yaptı. Sonrasında çocuğun silahlı oyunlara olan tutkusu ortaya çıktı. Eskiye nazaran çok küçük yaşlarda bu oyunlara başlandığı düşünülürse, belki de bu olay ileride göreceğimiz birçok olayın öncüsü niteliğinde.
Seri katillik müesesesi ile alakalı, intihar ile paralellik kuran şöyle bir teorim var. Belki doğru belki yanlış. Şöyle ki;
İnsanın kendisini öldürmesi intihar, başkasını öldürmesi ise cinayettir. Cinayet işleyenler arasından bir grup da seri katillerdir. İntihar edenler ile seri katilleri, ikisinin de özünde `öldürmek` teması olduğu için aynı kefeye koyacağım. Çünkü birisi kendisini, ötekisi başkasını öldürüyor. Sayılara ve araştırmalara göre konuşursak;
Seri katillerin ve intihar edenlerin topluma göre oranı, sosyoekonomik düzeyin çok iyi olduğu Batı toplumlarında bize göre çok daha fazla. Ayrıca yine oranlara göre intihar edenlerin genelinin sosyoekonomik durumu toplum normallerinin çok üstünde. İntihar edenlerin yaş ortalamaları çok düşük. Yani bu insanların çoğu genç. İnsan tersini bekliyor ama durum böyle.
Ayrıca `California sendromu` gibi bir örnek var önümüzde. Maddi imkanların üst seviyede olduğu ve eğlence odaklı yaşam merkezlerinden biri olan California'dan ismini almakta bu sendrom. Bu sendrom 4 aşamadan oluşuyor. İlk adımda yüksek olanaklar içerisinde sürekli zevki kurtarmak için yaşamak var. İkinci adımda ben merkezli yaşam. Bu yaşam üçüncü adımda sizi yalnızlaştırıyor. Son adımda ise mutsuzluk hali ve depresyon yaşanıyor. Eğer mutsuzluk ve depresyonda olan birinin ümidi de yoksa intiharla sonuçlanabiliyor. Küçük şeylerle mutlu olmayı başaramayan, hep daha fazlasını isteyen ve bu nedenle elindeki imkanları yetersiz gören kişilerde intihar vakaları sık yaşanıyor.
İntihar edenlerin veda mektuplarına baktığımız zaman, bu mektuplarda genelde, hayattan zevk alamadıkları, dünyada artık tatmadıkları bir zevk kalmadığı, ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettikleri
yazıyor. Seri katiller arkalarında bir not veya mektup bırakmıyor ama bu gözlük ile seri katillere baktığımız zaman bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünyada artık tatmadığı bir zevk ve yapmadığı bir deneyim kalmayan bir insanın yöneldiği nokta ölüm, yani bu dünyadan ötesi ise intihar etmek istemeyenlerin seri katil olmaya yönelebileceği
sonucunu çıkabiliriz. Bazısı tercihini, ölüm temasını kendisi üzerinde deneyip dünyada denemediği tek deneyimi de edinmek isterken, bazısı da ölüm temasını başkaları üzerinde deneyip kendi içindeki hiç tatmadığı duyguları açığa çıkarıyor olabilir. Bir kişinin hayatını
bitirmeye muktedir olmak gibi tanrısal bir yeti elde ettiğini sanmaktan, ölümün kollarındaki insanları müşahedeye kadar geniş bir perspektif çıkabiliyor insanın karşısına. İnsanın hayatını gözle görünür şekilde değiştirip ölmekte olan birini hayata döndürebilme yetisine sahip
olan tıp mesleğinde, kendine yarı tanrılık makamı addeden insanları görmüş biri olarak, tamamen sağlıklı bir kişinin canını alabilmesi ile kendine yarı tanrılık addeden seri katiller neden olmasın diye düşünmekteyim. 'Hostel' filmindeki insanları öldürmeyi zevk edinmiş zenginlerin oluşturduğu grup da buna örnek oluşturmakta (her ne kadar film bir kanıt olarak kabul edilmese de bir insanın kurgusu olduğu için önemli bence).
Özetlersem, intihar ve seri katillik müesesesinin temellerini; imkan fazlalığına ve dünyada tadılmayan bir zevk kalmamasının, insanları, hiç tatmadıkları ve denemedikleri bir deneyim olan ölüm üzerindeki deneyimlerini arttırmaya ittiğini iddia ediyorum.
'Bizde neden seri katil yok' sorusuna gelirsek eğer:
Bizim insanımız aklıyla değil anlık duygulanımları ile hareket eder daha çok. Bizde cinayetlerin çoğu, tabi organize değilse, anlık gaza gelmeler, töre veya geçirilen cinnetler sonucu işlenir. Kişinin gözü o anda kimseyi görmez ve cinayeti işler. Sonra ya yakayı ele verir ya da kendisi emniyet güçlerine teslim olur. Geçen senelerde bir köyde yapılan toplu katliam dediklerimi destekler nitelikte. Adam kafaya koyduklarını topluca temizliyor, zaten seri katilliğe mahal kalmıyor.
Ayrıca maddi imkanların çok iyi olmamasından ötürü küçük şeylerle mutlu olabiliyor halkımız. Bu da California sendromu'ndaki patolojik zinciri kırıyor. Dini inanışlar da burada devreye giriyor. İslam dininin intiharı yasaklaması, bir insanın canına kıymayı tüm insanlığın canına kıymaya denk tutarak 'Can'ı koruma altına alması da caydırıcı bir etken.
Günümüzde ölüm ve seri katliam ile alakalı başka mekanizmalar da türemeye başladı. Geçenlerde, sanal alemdeki silahlı oyunların reel aleme ilk yansımalarını gördük. Norveçli bir çocuk, sebepsiz yere okulunun ortasında kıyım yaptı. Sonrasında çocuğun silahlı oyunlara olan tutkusu ortaya çıktı. Eskiye nazaran çok küçük yaşlarda bu oyunlara başlandığı düşünülürse, belki de bu olay ileride göreceğimiz birçok olayın öncüsü niteliğinde.
17 Ağustos 2011 Çarşamba
House MD
İzlemesi eğlendiren, imrendiren dizi.
Bugüne bugün tüm dünyada izleniyor. İlk sezonlarının çoğu aşırı tıbbi terim ve vaka içeriyordu. Yine sonlara doğru biraz azaldı. Eskiden, bu diziyi çoğunlukla tıpçıların izlediğini sanıyorduk. Sonradan anladık ki genel manada da baya izleniyormuş. O zamana göre şimdi izleyenlerin sayısı çok daha fazla. Neredeyse izlemeyen yok sanırım şu an.
Herkesin alacağı belli bir haz var bu diziyi izlerken. Bu haz da baya yüksek. Zira tıp literatürüne hakim birinin bu diziyi izlerken aldığı haz ise anlatılamaz ve karşılaştırılamaz derecede yüksek. Vakaların örgüsü, tıbbi yönden tutarlılığı gayet iyi. Zaten dizinin tıbbi danışmanları profesör düzeyinde. Bizdeki 'Doktorlar' gibi kime danışıldığı belirsiz değil.
House karakteri, genel olarak Sherlock Holmes'ten esinlenilmiş bir karakter. Bunu yapımcılar itiraf ediyor. Sherlock Holmes'un kriminal olayları çözme isteği ve becerisi, House'da tıbbi vakaları çözmeye olan isteğe revize edilerek monte edilmiş. Bilgisi, yeteneği, asosyalliği, narsistliği, psikolojik çıkarımda bulunma yetileri de aynen eklenmiş.
Dizi genel olarak bir hareket, bir heyecan ve psikolojik çıkarımlar ile geçiyor. Her şey House'un asosyalliği, yeteneği ve tanı koymadaki becerisi üzerine dönüyor. Gerçi son sezonlara doğru öteki karakterleri de işin içine daha çok sokmaya başladılar ama genel manada böyle.
İnsan düşünmüyor değil 'House Türkiye'de yaşasa, burada mesleğini icraa etse nasıl olurdu?' diye. Bir kere haftada 1 vaka alamazdı. En az 40-50 vaka almak zorunda bırakılırdı. Malum, Sağlık Bakanlığı politikaları (benim vatandaşım geri çevrilmeyecek!). Adam her bölümde en az 3 defa yanılıyor. Türkiye hata kabul etmez oysa. İlk hatasında yerdi dayağı, ikincisinde hastanelik olurdu, üçüncüsünde ise kafasına sıkarlardı. Adam buralarda çalışsa idi bir araba dayak yerdi her gün. Yani Türkiye profili House'u kaldıracak seviyede değil (zaten).
Klinik yönden ve tanı koymada çok yetenekli. Doğru. Ama vakaların hepsi de adamına göre gelmez ki. House infeksiyon hastalıkları uzmanı. Gelen vakaların çoğu infeksiyon çıkıyor. Geri kalanlar da kanser, otoimmün veya nörolojik hastalıklar. Yani dar bir çerçeve. Tabi yönetmen ve senarist ne derse o olur.
İnsandaki bilgi isteğini arttırıyor dizi genel olarak ama bunun haricinde örnek alınmaması gereken bir doktor House. Hastayı görmemesi, hastayı muayene etmemesi, sadece tetkiklere göre yorum yapması büyük yanlışları. Hasta psikolojisini ve hastanın sosyal durumunu göz önüne alması ise (hastaların evini sürekli aratması) örnek davranışları (tabi evini izinsiz aratması değil).
Dizi artık son sezonlara doğru kendini tekrarlamaya başladı ama yine de izlenebilirliğini koruyor. Benim önerim, House'un tıp fakültesi öğrenciliğine dönülmesi. O zaman çok taze materyal çıkar yapımcılara. Zaten dizinin birkaç yerinde House'un tıp fakültesinde de bir efsane olduğuna vurgu var. Vurguyu `Cuddy` yapıyor. Ama nerede? Kim duyacak beni, tavsiyemi.
Geçmişte bir `Star Wars` nesli yetişmişti, bugün ise `Harry Potter` nesli yetişti. Bu nesiller bu filmlerle yetiştikleri için kendilerini şanslı sayıyorlar. Kısmen de haklılar. Ben de House ile başladığım için, House ile bitirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Bizim neslimiz de bu diziyor yetişti. Ne olursa olsun bu dizi farklı bir diziydi, gözümüzde de hep öyle kalacak.
Bugüne bugün tüm dünyada izleniyor. İlk sezonlarının çoğu aşırı tıbbi terim ve vaka içeriyordu. Yine sonlara doğru biraz azaldı. Eskiden, bu diziyi çoğunlukla tıpçıların izlediğini sanıyorduk. Sonradan anladık ki genel manada da baya izleniyormuş. O zamana göre şimdi izleyenlerin sayısı çok daha fazla. Neredeyse izlemeyen yok sanırım şu an.
Herkesin alacağı belli bir haz var bu diziyi izlerken. Bu haz da baya yüksek. Zira tıp literatürüne hakim birinin bu diziyi izlerken aldığı haz ise anlatılamaz ve karşılaştırılamaz derecede yüksek. Vakaların örgüsü, tıbbi yönden tutarlılığı gayet iyi. Zaten dizinin tıbbi danışmanları profesör düzeyinde. Bizdeki 'Doktorlar' gibi kime danışıldığı belirsiz değil.
House karakteri, genel olarak Sherlock Holmes'ten esinlenilmiş bir karakter. Bunu yapımcılar itiraf ediyor. Sherlock Holmes'un kriminal olayları çözme isteği ve becerisi, House'da tıbbi vakaları çözmeye olan isteğe revize edilerek monte edilmiş. Bilgisi, yeteneği, asosyalliği, narsistliği, psikolojik çıkarımda bulunma yetileri de aynen eklenmiş.
Dizi genel olarak bir hareket, bir heyecan ve psikolojik çıkarımlar ile geçiyor. Her şey House'un asosyalliği, yeteneği ve tanı koymadaki becerisi üzerine dönüyor. Gerçi son sezonlara doğru öteki karakterleri de işin içine daha çok sokmaya başladılar ama genel manada böyle.
İnsan düşünmüyor değil 'House Türkiye'de yaşasa, burada mesleğini icraa etse nasıl olurdu?' diye. Bir kere haftada 1 vaka alamazdı. En az 40-50 vaka almak zorunda bırakılırdı. Malum, Sağlık Bakanlığı politikaları (benim vatandaşım geri çevrilmeyecek!). Adam her bölümde en az 3 defa yanılıyor. Türkiye hata kabul etmez oysa. İlk hatasında yerdi dayağı, ikincisinde hastanelik olurdu, üçüncüsünde ise kafasına sıkarlardı. Adam buralarda çalışsa idi bir araba dayak yerdi her gün. Yani Türkiye profili House'u kaldıracak seviyede değil (zaten).
Klinik yönden ve tanı koymada çok yetenekli. Doğru. Ama vakaların hepsi de adamına göre gelmez ki. House infeksiyon hastalıkları uzmanı. Gelen vakaların çoğu infeksiyon çıkıyor. Geri kalanlar da kanser, otoimmün veya nörolojik hastalıklar. Yani dar bir çerçeve. Tabi yönetmen ve senarist ne derse o olur.
İnsandaki bilgi isteğini arttırıyor dizi genel olarak ama bunun haricinde örnek alınmaması gereken bir doktor House. Hastayı görmemesi, hastayı muayene etmemesi, sadece tetkiklere göre yorum yapması büyük yanlışları. Hasta psikolojisini ve hastanın sosyal durumunu göz önüne alması ise (hastaların evini sürekli aratması) örnek davranışları (tabi evini izinsiz aratması değil).
Dizi artık son sezonlara doğru kendini tekrarlamaya başladı ama yine de izlenebilirliğini koruyor. Benim önerim, House'un tıp fakültesi öğrenciliğine dönülmesi. O zaman çok taze materyal çıkar yapımcılara. Zaten dizinin birkaç yerinde House'un tıp fakültesinde de bir efsane olduğuna vurgu var. Vurguyu `Cuddy` yapıyor. Ama nerede? Kim duyacak beni, tavsiyemi.
Geçmişte bir `Star Wars` nesli yetişmişti, bugün ise `Harry Potter` nesli yetişti. Bu nesiller bu filmlerle yetiştikleri için kendilerini şanslı sayıyorlar. Kısmen de haklılar. Ben de House ile başladığım için, House ile bitirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Bizim neslimiz de bu diziyor yetişti. Ne olursa olsun bu dizi farklı bir diziydi, gözümüzde de hep öyle kalacak.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Konuşmak
Konuşmak, sadece dilimizin oynaması değil, gerek bilincin gerek bilinçdışının dışarı yansıma biçimidir.
Zira "dervişin fikri neyse zikri de odur" derler.
Konuşmak bir ihtiyaç. İnsanlar; başarılarında, zaferlerinde, üzüntülerinde, kederlerinde bu duygulanımlarını birilerine aktarmak istiyor. Bunun sebebi hem fikir alışverişinde bulunmak hem de konuşarak bu duygularını paylaşmak ve dolayısıyla konuşma ihtiyacını giderip rahatlamak.
Psikolojide ve psikanalizde konuşmak; hem bir tanı hem de bir terapi yani tedavi yöntemi. Freud'un kullandığı 'serbest çağrışım' yöntemiyle hastanın dinlenmesi bu paralelde. Çünkü 'serbest çağrışım' yöntemi sırasında yönlendirilmeyen hasta, zihninde baskın gelen düşünceleri analist ile paylaşıyor. Bir manada zihin parasentezi (zihin boşaltımı) uygulanıyor. Bu yöntemle hem zihnin içeriği tanımlanıyor, hem de zihin boşaltılarak hasta rahatlatılıyor. Hastaların (özellikle histeri hastaları) kısa süreli olarak semptomlardan arınması, yöntemin faydalı olduğunu, semptomların bir süre sonra geri dönmesi de yöntemin kür yani tam bir tedavi sağlamadığını gösteriyor.
'Konuşmak' deyince akla gelen başka bir konu da 'kadınlar'. Freud'un yaptığı çalışmaya göre kadınlarda 'histeri', erkeklere göre 20 kat daha sık görülüyor. Zaten 'histeri' kelimesi de Latince'de 'rahim' kelimesinden (histerektomi) geliyor. Eskiden rahmin, boğaza yakın bir yere gelip boğazda düğümlenme hissi oluşturarak histeriye neden olduğu düşünülüyormuş. Zira bu düşünce Freud zamanında yıkılıyor. Freud, histerinin, psikolojik rahatsızlıkların fiziksel belirtilere dönüşmesi yoluyla oluştuğunu gösteriyor. Histeriden muzdarip kadınlar, 'serbest çağrışım' yöntemi ile psikanaliz sonucu rahatlıyorlar ve belirli bir süre semptomlarda kaybolma görülüyor. Histerinin kadınlarda daha çok görülmesi, kadınların daha fazla olan konuşma ihtiyacıyla ve kadınların psikolojik yönden daha frajil olmalarıyla açıklanabilir belki de.
Konuşmak bir ihtiyaç ise konuşacak birini bulmak da ihtiyaçlar listesine üst sıralardan giriyor. Günümüzün kalabalıklar arasında yalnızlaşan ve bireyselleşen toplumunda, haliyle, konuşacak ve bir manada içini dökebilecek bir insan bulmak da zorlaşıyor. Bundan dolayı ki psikiyatrlar ve psikologlar gibi para karşılığı insanların dinlendiği yerlere rağbet artıyor. Zira dilimizde istirahat etmenin bir karşılığı da 'dinlenmek'. İnsanlar dinlenmek, dinlenilmek istiyor.
Biliyoruz ki konuşmak, birilerine derdini anlatabilmek bile insanların bir ihtiyacı. Dini inanışların hemen tamamında bulunan 'dua' inancı, insanların; dertlerini, sıkıntılarını, isteklerini, mutluluklarını, şükürlerini direkt taptıkları ilahlarına iletmelerini sağlıyor. Dua etme ihtiyacı duyulması, saydığımız faktörler yönünden insan psikolojisi ile uyuşuyor ve duanın meditasyonel yönünü ve önemini ortaya koyuyor.
Depresyon, psikolojik engelleri aşamama sonucu oluşan çökkünlük yani bir depresif mod ise insan ile 'yaratanı' arasında kurulacak dua aracılı direkt bir bağ, her ne durumda olursa olsun insana bir çıkış yolu sağlayacak ve depresyona girmeye mahal bırakmayacaktır. Çünkü ne durumda olursa olsun insan, yaratanının kendisini duyduğunu bilecektir. Herhangi bir yere hapsolmuş bir insan, tek bir yol bulduğu anda oradan kaçabilir. Daha fazla yola gerek duymaz. Psikolojik yönden kendi içine hapsolmuş biri de, dua yoluyla yani direkt hatla yaradanına sığınmayı bilirse bu esaretten kaçabilir. İslam felsefesindeki "dua müminin yani inananların silahıdır" sözü de bunu destekler mahiyette olsa gerek.
Mevlevihanelerde, 'dervişliğe soyunmak' isteyenler, yaklaşık 20 günlük bir konuşma orucuna sokulur ve ondan sonra yine de soyunmak isteyip istemedikleri sorulurmuş. Demek ki o zamanlar, 'dervişliğe soyunma' yolunda en önemli imtihan, insanın konuşma ihtiyacını baskılaması ve diline hakim olabilmesi olarak görülüyormuş. Çünkü insan, dünyaya geldiğinden beri aynı psikoloji yani aynı kullanım klavuzu ile hareket eden bir canlı. Yüzlerce, binlerce sene önce de konuşmak bir ihtiyaçtı, yüzlerce sene sonra da konuşmak bile ihtiyaç olarak kalacak...
Zira "dervişin fikri neyse zikri de odur" derler.
Konuşmak bir ihtiyaç. İnsanlar; başarılarında, zaferlerinde, üzüntülerinde, kederlerinde bu duygulanımlarını birilerine aktarmak istiyor. Bunun sebebi hem fikir alışverişinde bulunmak hem de konuşarak bu duygularını paylaşmak ve dolayısıyla konuşma ihtiyacını giderip rahatlamak.
Psikolojide ve psikanalizde konuşmak; hem bir tanı hem de bir terapi yani tedavi yöntemi. Freud'un kullandığı 'serbest çağrışım' yöntemiyle hastanın dinlenmesi bu paralelde. Çünkü 'serbest çağrışım' yöntemi sırasında yönlendirilmeyen hasta, zihninde baskın gelen düşünceleri analist ile paylaşıyor. Bir manada zihin parasentezi (zihin boşaltımı) uygulanıyor. Bu yöntemle hem zihnin içeriği tanımlanıyor, hem de zihin boşaltılarak hasta rahatlatılıyor. Hastaların (özellikle histeri hastaları) kısa süreli olarak semptomlardan arınması, yöntemin faydalı olduğunu, semptomların bir süre sonra geri dönmesi de yöntemin kür yani tam bir tedavi sağlamadığını gösteriyor.
'Konuşmak' deyince akla gelen başka bir konu da 'kadınlar'. Freud'un yaptığı çalışmaya göre kadınlarda 'histeri', erkeklere göre 20 kat daha sık görülüyor. Zaten 'histeri' kelimesi de Latince'de 'rahim' kelimesinden (histerektomi) geliyor. Eskiden rahmin, boğaza yakın bir yere gelip boğazda düğümlenme hissi oluşturarak histeriye neden olduğu düşünülüyormuş. Zira bu düşünce Freud zamanında yıkılıyor. Freud, histerinin, psikolojik rahatsızlıkların fiziksel belirtilere dönüşmesi yoluyla oluştuğunu gösteriyor. Histeriden muzdarip kadınlar, 'serbest çağrışım' yöntemi ile psikanaliz sonucu rahatlıyorlar ve belirli bir süre semptomlarda kaybolma görülüyor. Histerinin kadınlarda daha çok görülmesi, kadınların daha fazla olan konuşma ihtiyacıyla ve kadınların psikolojik yönden daha frajil olmalarıyla açıklanabilir belki de.
Konuşmak bir ihtiyaç ise konuşacak birini bulmak da ihtiyaçlar listesine üst sıralardan giriyor. Günümüzün kalabalıklar arasında yalnızlaşan ve bireyselleşen toplumunda, haliyle, konuşacak ve bir manada içini dökebilecek bir insan bulmak da zorlaşıyor. Bundan dolayı ki psikiyatrlar ve psikologlar gibi para karşılığı insanların dinlendiği yerlere rağbet artıyor. Zira dilimizde istirahat etmenin bir karşılığı da 'dinlenmek'. İnsanlar dinlenmek, dinlenilmek istiyor.
Biliyoruz ki konuşmak, birilerine derdini anlatabilmek bile insanların bir ihtiyacı. Dini inanışların hemen tamamında bulunan 'dua' inancı, insanların; dertlerini, sıkıntılarını, isteklerini, mutluluklarını, şükürlerini direkt taptıkları ilahlarına iletmelerini sağlıyor. Dua etme ihtiyacı duyulması, saydığımız faktörler yönünden insan psikolojisi ile uyuşuyor ve duanın meditasyonel yönünü ve önemini ortaya koyuyor.
Depresyon, psikolojik engelleri aşamama sonucu oluşan çökkünlük yani bir depresif mod ise insan ile 'yaratanı' arasında kurulacak dua aracılı direkt bir bağ, her ne durumda olursa olsun insana bir çıkış yolu sağlayacak ve depresyona girmeye mahal bırakmayacaktır. Çünkü ne durumda olursa olsun insan, yaratanının kendisini duyduğunu bilecektir. Herhangi bir yere hapsolmuş bir insan, tek bir yol bulduğu anda oradan kaçabilir. Daha fazla yola gerek duymaz. Psikolojik yönden kendi içine hapsolmuş biri de, dua yoluyla yani direkt hatla yaradanına sığınmayı bilirse bu esaretten kaçabilir. İslam felsefesindeki "dua müminin yani inananların silahıdır" sözü de bunu destekler mahiyette olsa gerek.
Mevlevihanelerde, 'dervişliğe soyunmak' isteyenler, yaklaşık 20 günlük bir konuşma orucuna sokulur ve ondan sonra yine de soyunmak isteyip istemedikleri sorulurmuş. Demek ki o zamanlar, 'dervişliğe soyunma' yolunda en önemli imtihan, insanın konuşma ihtiyacını baskılaması ve diline hakim olabilmesi olarak görülüyormuş. Çünkü insan, dünyaya geldiğinden beri aynı psikoloji yani aynı kullanım klavuzu ile hareket eden bir canlı. Yüzlerce, binlerce sene önce de konuşmak bir ihtiyaçtı, yüzlerce sene sonra da konuşmak bile ihtiyaç olarak kalacak...
12 Ağustos 2011 Cuma
'TUS'la Hayat
Bir gün kendime "okuma" diyeceğim, "biraz asosyal ol" diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Çok değer verdiğim, onlar olmadan hayat boş dediğim sosyallik ve kültürü elimin tersi ile itmem gerekiyordu.
Belki de iyice okumalıydım okumaktan bıkana kadar. Belki de iyice gezmeli, dolaşmalıydım ayaklarım çatlayana kadar. Belki de iyice yazmalıydım ellerim yorulana kadar. Belki de iyice çalışmalıydım şimdi bunların hepsini beraber götürebilecek kadar.
Ne olduysa oldu, sanki vakit çok geç idi ve sanki vakit geçden başlamış gibiydi.
Odamdaki TUS kitapları haricini tersine çevirip bana bakmalarını engellerken, üzülmemek için arkasına bakamayan, baktığı anda gidememekten korkan bir yolcu gibiydim.
Çünkü TUS, kendinden başkasını kabul etmeyen kıskanç bir sevgili gibiydi. Ki ben ona mecburdum, o da bunu biliyordu.
Belki de iyice okumalıydım okumaktan bıkana kadar. Belki de iyice gezmeli, dolaşmalıydım ayaklarım çatlayana kadar. Belki de iyice yazmalıydım ellerim yorulana kadar. Belki de iyice çalışmalıydım şimdi bunların hepsini beraber götürebilecek kadar.
Ne olduysa oldu, sanki vakit çok geç idi ve sanki vakit geçden başlamış gibiydi.
Odamdaki TUS kitapları haricini tersine çevirip bana bakmalarını engellerken, üzülmemek için arkasına bakamayan, baktığı anda gidememekten korkan bir yolcu gibiydim.
Çünkü TUS, kendinden başkasını kabul etmeyen kıskanç bir sevgili gibiydi. Ki ben ona mecburdum, o da bunu biliyordu.
9 Ağustos 2011 Salı
Anahtar Kadın Doğum Kitabı
4. sınıf "Kadın Hastalıkları ve Doğum(KHvD)" stajımızda üst sınıflardan aldığımız tavsiyelerle oldu bu kitaba yönelişimiz. Tam o sıralarda şansımıza kitabın 2. baskısı çıkmıştı. Tam güzel zamana rastgelmiştik ve hemen kitabı aldık. Sonrasında ise kitabın baskısı bitti ve birkaç grup sonrasından itibaren arkadaşlarım alamadılar. Alabilen arkadaşının kitabını aldı, alamayan fotokopi çektirdi malesef. O dönemimizin çoğu, staj sınavına bu kitaptan çalıştı. Şu an bile bana soran alt sınıf arkadaşlarıma bu kitabı tavsiye ediyorum. Artık bir şekilde bulup çalışıyorlar. Ben dahi TUS'a bu kitaptan hazırlanmak istiyorum 2008 baskı olmasına rağmen.
Tıp hayatımda gördüğüm en kaliteli ve bana en çok faydası olan kitaptı. Birçok tıp öğrencisi okul hayatı boyunca textbooklar ile öğrenci notları arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Textbooklar çok uzun, öğrenci notları ise güvenilmez oluyor. Bu kitap ise özet bir textbook tarzında, derse öğrencinin gözüyle bakabilen, TUS soruları konuya entegre edilmiş örnek bir kitap. Hem stajı geçiriyor, hem TUS'a hazırlıyor, hem sözlüde rahat ettiriyor, hem de KHvD dersinin ana hatlarını öğrenciye veriyor. Daha ne olsun.
Kitap, yazılı sınavların geçilmesinde yeterli. Özellikle İstanbul Tıp Fakültesi KHvD kürsüsü gibi TUS tarzı sınav yapan kürsülerde fazlasıyla yeterli. Sözlü sınavlarda ise diğer kaynaklara göre açık ara fark sağlıyor size. Hem pratikle alakalı kısa ama önemli bilgiler hem de ana noktaları vermesi büyük avantaj sağlıyor. 4. sınıftaki sözlüme bu kitaba 3 tekrar atarak girdim ve sözlüm sözlü gibi değil hoca ile vaka tartışması gibi geçti. Hayatımın en güzel sözlüsüydü. Diğer arkadaşlarımdan açık ara yüksek bir not aldım. Kitabın yüksek güncelliği nedeniyle öğrenci notu okuyan arkadaşlarımın bilmediği benim bildiğim çok yer oldu. Sözlü sonrası hoca şaşırmıştı. Bendeki bu farkın sebebini ve arkadaşlarımın neden böyle olduğunu sordu. Bu başarıma ben de şaşırmıştım. Zira ben fakültenin vasat öğrencilerinden biri idim. Fakülteyi de şu an not ortalamasi olarak vasat bir sekilde bitiriyorum. O an güzel ve mantıklı bir kitapla nerelere varılabileceğini anlamıştım.
Bunlardan ayrı olarak bir kitap ilk defa bize gülümsemişti. Bazı bilgilerin yanındaki gülücükler kitaba karşı bur sempati uyandırıyordu. Kitaptaki vizitlerde sorulan veya genel cerrahi bilgiler çok yararlı oldu. Kitabın çok ayrıntıya kaçmadan patofizyoloji bilgilerini de içermesi bilgiler arasını mantık harcıyla birleştirmemiz açısından çok faydalı idi.
Kitabın dizgisi, sayfa düzeni çok güzeldi. Rahat okunur, hızlı ilerlenir ve rahatça etrafına not alınır şekilde idi. Mevcut kitabın yenilenmesi, son TUS sorularının ve seçilen USMLE sorularının kitaba eklenmesi fazlasıyla yeterli olacaktır
Şu an bile İstanbul Tıp Fakültesi 4. sınıf KHvD stajyerlerinin çoğu bu kitaba çalışmakta. Diğerleri ise öğrenci notlarına veya TUS kitaplarına yönelmekte. Bu diğer kaynakların ise öğrencilere bir vizyon katamayacağı ortada. Bundan dolayı kitabın güncellenip tekrar çıkartılması TIP EĞİTİMİne çok faydalı olacaktır. Zira tıp fakültesi hayatım boyunca kurtarılmış bölge olarak gördüğüm KHvD stajımın (gerek kürsü hocalarımızın kalitesi gerek elimizde Anahtar kadın doğum gibi sağlam bir kitabın olması ile) diğer ve gelecek stajyerler tarafından da yaşanmasını istiyorum. Hatta elimden gelse Anahtar kadın doğum emsali bir Anahtar TUS serisi olmasını ve kadın doğumu gibi diğer branşlarda da böyle kitaplar olmasını isterdim. Böylece TUS çalışmak bizim için bir zevk olurdu.
Şu ana kadar kitaba 4-5 tekrar attım. Daha da okumayı düşünüyorum. Elimde bu kitabın orijinali olduğu için kendimi şanslı sayıyorum. Yeni nesil tıp fakültesi öğrencilerini de bu fırsattan mahrum bırakılmamasını diliyorum. Kitabı tekrar yayınlanmasının tıp eğitimine büyük katkılar yapacağına inanıyorum.
İleride de bir kitap yazarsam eğer, benim kitabım da böyle olmalı.
Tıp hayatımda gördüğüm en kaliteli ve bana en çok faydası olan kitaptı. Birçok tıp öğrencisi okul hayatı boyunca textbooklar ile öğrenci notları arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Textbooklar çok uzun, öğrenci notları ise güvenilmez oluyor. Bu kitap ise özet bir textbook tarzında, derse öğrencinin gözüyle bakabilen, TUS soruları konuya entegre edilmiş örnek bir kitap. Hem stajı geçiriyor, hem TUS'a hazırlıyor, hem sözlüde rahat ettiriyor, hem de KHvD dersinin ana hatlarını öğrenciye veriyor. Daha ne olsun.
Kitap, yazılı sınavların geçilmesinde yeterli. Özellikle İstanbul Tıp Fakültesi KHvD kürsüsü gibi TUS tarzı sınav yapan kürsülerde fazlasıyla yeterli. Sözlü sınavlarda ise diğer kaynaklara göre açık ara fark sağlıyor size. Hem pratikle alakalı kısa ama önemli bilgiler hem de ana noktaları vermesi büyük avantaj sağlıyor. 4. sınıftaki sözlüme bu kitaba 3 tekrar atarak girdim ve sözlüm sözlü gibi değil hoca ile vaka tartışması gibi geçti. Hayatımın en güzel sözlüsüydü. Diğer arkadaşlarımdan açık ara yüksek bir not aldım. Kitabın yüksek güncelliği nedeniyle öğrenci notu okuyan arkadaşlarımın bilmediği benim bildiğim çok yer oldu. Sözlü sonrası hoca şaşırmıştı. Bendeki bu farkın sebebini ve arkadaşlarımın neden böyle olduğunu sordu. Bu başarıma ben de şaşırmıştım. Zira ben fakültenin vasat öğrencilerinden biri idim. Fakülteyi de şu an not ortalamasi olarak vasat bir sekilde bitiriyorum. O an güzel ve mantıklı bir kitapla nerelere varılabileceğini anlamıştım.
Bunlardan ayrı olarak bir kitap ilk defa bize gülümsemişti. Bazı bilgilerin yanındaki gülücükler kitaba karşı bur sempati uyandırıyordu. Kitaptaki vizitlerde sorulan veya genel cerrahi bilgiler çok yararlı oldu. Kitabın çok ayrıntıya kaçmadan patofizyoloji bilgilerini de içermesi bilgiler arasını mantık harcıyla birleştirmemiz açısından çok faydalı idi.
Kitabın dizgisi, sayfa düzeni çok güzeldi. Rahat okunur, hızlı ilerlenir ve rahatça etrafına not alınır şekilde idi. Mevcut kitabın yenilenmesi, son TUS sorularının ve seçilen USMLE sorularının kitaba eklenmesi fazlasıyla yeterli olacaktır
Şu an bile İstanbul Tıp Fakültesi 4. sınıf KHvD stajyerlerinin çoğu bu kitaba çalışmakta. Diğerleri ise öğrenci notlarına veya TUS kitaplarına yönelmekte. Bu diğer kaynakların ise öğrencilere bir vizyon katamayacağı ortada. Bundan dolayı kitabın güncellenip tekrar çıkartılması TIP EĞİTİMİne çok faydalı olacaktır. Zira tıp fakültesi hayatım boyunca kurtarılmış bölge olarak gördüğüm KHvD stajımın (gerek kürsü hocalarımızın kalitesi gerek elimizde Anahtar kadın doğum gibi sağlam bir kitabın olması ile) diğer ve gelecek stajyerler tarafından da yaşanmasını istiyorum. Hatta elimden gelse Anahtar kadın doğum emsali bir Anahtar TUS serisi olmasını ve kadın doğumu gibi diğer branşlarda da böyle kitaplar olmasını isterdim. Böylece TUS çalışmak bizim için bir zevk olurdu.
Şu ana kadar kitaba 4-5 tekrar attım. Daha da okumayı düşünüyorum. Elimde bu kitabın orijinali olduğu için kendimi şanslı sayıyorum. Yeni nesil tıp fakültesi öğrencilerini de bu fırsattan mahrum bırakılmamasını diliyorum. Kitabı tekrar yayınlanmasının tıp eğitimine büyük katkılar yapacağına inanıyorum.
İleride de bir kitap yazarsam eğer, benim kitabım da böyle olmalı.
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Nicola Tesla
Gözümde Einstein'den daha büyük bir bilim adamıdır.
Zamanının bilim ve para çevreleri tarafından sevilmemiştir. Bilim çevreleri tarafından sevilmemesinin nedeni çok iyi bir bilim adamı olması, para çevreleri tarafından sevilmemesinin nedeni ise buluşlarını halkın yararı için yapıp telif hakkı istememesidir. Yaklaşık 400 buluşu olmasına rağmen bunların en fazla 150 tanesi patentlidir. Geri kalanını insanlığın serbestçe kullanımına adamıştır.
Einstein mevzuuna gelirsek. Bu ikili aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamışlardır.
Einstein'in de onlarca buluşu vardır ama Tesla'dan farkı; buluşlarını pazarlamayı bilmesi, popülariteyi önemsemesi ve büyük para çevrelerinin isteği doğrultusunda hareket etmesidir.
Bir de Thomas Edison vardır ki onun da kaderi Tesla ile çok keşişmiştir.
Kitaplarımızda çokça övülen, ampulün ve doğru akımın mucidi Edison; kendi çağdaşı ve her yönüyle doğru akımdan çok üstün olan alternatif akımın mucidi Tesla'ya ambargo koydurmuş ve mucidi olduğu doğru akımın popülerliğinin ve kullanımının azalmaması için elinden gelen her şeyi (güzel çirkin farketmez) yapmıştır.
Sonuç olarak tarih Edison, Einstein gibileri yazarken; Tesla gibi ömrünü insanlığa adamış, bugün modern teknolojinin temellerini atmış bir insanı hakkıyla yazmamıştır. Zira bugünkü teknolojinin içinden tesla'nın buluşlarını çekseniz teknoloji çöker.
Bugün bana sorsanız bilim çevrelerinde üç kişiden hangisi gibi olmak isterdin diye. Seçeneklere de Einstein, Edison ve Tesla'yı koysanız. Cevabım tesla olurdu. Çünkü önemli olan insanların seni nasıl bildiği değil, senin aslında ne olduğundur.
Zamanının bilim ve para çevreleri tarafından sevilmemiştir. Bilim çevreleri tarafından sevilmemesinin nedeni çok iyi bir bilim adamı olması, para çevreleri tarafından sevilmemesinin nedeni ise buluşlarını halkın yararı için yapıp telif hakkı istememesidir. Yaklaşık 400 buluşu olmasına rağmen bunların en fazla 150 tanesi patentlidir. Geri kalanını insanlığın serbestçe kullanımına adamıştır.
Einstein mevzuuna gelirsek. Bu ikili aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamışlardır.
Einstein'in de onlarca buluşu vardır ama Tesla'dan farkı; buluşlarını pazarlamayı bilmesi, popülariteyi önemsemesi ve büyük para çevrelerinin isteği doğrultusunda hareket etmesidir.
Bir de Thomas Edison vardır ki onun da kaderi Tesla ile çok keşişmiştir.
Kitaplarımızda çokça övülen, ampulün ve doğru akımın mucidi Edison; kendi çağdaşı ve her yönüyle doğru akımdan çok üstün olan alternatif akımın mucidi Tesla'ya ambargo koydurmuş ve mucidi olduğu doğru akımın popülerliğinin ve kullanımının azalmaması için elinden gelen her şeyi (güzel çirkin farketmez) yapmıştır.
Sonuç olarak tarih Edison, Einstein gibileri yazarken; Tesla gibi ömrünü insanlığa adamış, bugün modern teknolojinin temellerini atmış bir insanı hakkıyla yazmamıştır. Zira bugünkü teknolojinin içinden tesla'nın buluşlarını çekseniz teknoloji çöker.
Bugün bana sorsanız bilim çevrelerinde üç kişiden hangisi gibi olmak isterdin diye. Seçeneklere de Einstein, Edison ve Tesla'yı koysanız. Cevabım tesla olurdu. Çünkü önemli olan insanların seni nasıl bildiği değil, senin aslında ne olduğundur.
Beşiktaş Mevlevihanesi (Bahariye Mevlevihanesi)
Katre-i Matem'de geçmekte olan ve kahramanın bir süre dervişliğe soyunduğu mevlevihanedir. Günümüzde Galata Mevlevihanesi'ni duymama rağmen bu mevlevihaneyi duymamıştım. Bu da beni araştırmaya itti.
Araştırma sonucunda da neden duymadığımı anladım. Çünkü 1613'te Beşiktaş mevkiine yapılan ve boğaza nazır olan mevlevihane, 1860 küsürlü yıllarda Sultan Abdülaziz, Çırağan Sarayı'nı yaptırırken yıktırılmıştır ve Çırağan Sarayı bu mevlevihanenin üzerinde yükselmektedir bugün.
Mevlevihaneyi 17. yüzyılın önde gelen devlet adamlarından Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa 1613 yılında yaptırmıştır. İstanbul'un, Galata ve Yenikapı Mevlevihaneleri'nden sonra yapılan 3. mevlevihanesidir. Mevlevihane’nin ilk şeyhi, aynı zamanda Gelibolu Mevlevihanesi'nin şeyhi olan Agazade Mehmet Dede’dir. Bu Mevlevihane’nin kuruluşunu anlatan ilginç bir de öyküsü vardır:
Kaptan-ı Derya Ohrili Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur. İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır. Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır. Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir. O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir. Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir. Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık Ona layık görülmüştür. Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır.
Daha sonraları mevlevihanenin kaderi bellidir. Çırağan Sarayı yapımından ötürü yıkılacaktır. Daha sonraları sırayla Fındıklı ve Maçka civarına taşınmış. En son da Eyüp Bahariye'deki son mekanına yerleşmiştir. Bundan sonra ismi Bahariye Mevlevihanesi olarak değişecektir. Burası 1925'e kadar aktif şekilde kullanılmış, bu sene tekke, zaviye ve dergahların kapatılmasıyla işlevini yitirmiştir. Daha sonraları kullanılmadığı için bakımsız kalmış, sonra da yıktırılmıştır. Şu günlerde ise Eyüp Belediyesi'nin yeniden canlandırma faliyetleri devam etmektedir.
Beşiktaş Mevlevihanesi yıktırıldığı zaman Beşiktaş’taki son şeyhi Nazif Efendi’nin kemikleri Maçka’ya götürülmüşse de diğer Mevlevi mezarları Çırağan Sarayı’nın bodrumunda kalmıştır. Günümüzde aynı yerde yapılan Çırağan Oteli'nden ötürü bu mezarların ne olduğu bilinmemektedir.
Beşiktaş Mevlevihanesi'nin yıktırılıp yerine Çırağan Sarayı'nın yaptırılması üzerine, halk arasında sarayın ismi uğursuz saraya çıkmıştır. Zira Abdülmecit Han burda kaldığı ilk gün düşüp ayağını kırmıştır. Sarayda çıkan yangınlar da genelde bu uğursuzluğa yorulur.
Araştırma sonucunda da neden duymadığımı anladım. Çünkü 1613'te Beşiktaş mevkiine yapılan ve boğaza nazır olan mevlevihane, 1860 küsürlü yıllarda Sultan Abdülaziz, Çırağan Sarayı'nı yaptırırken yıktırılmıştır ve Çırağan Sarayı bu mevlevihanenin üzerinde yükselmektedir bugün.
Mevlevihaneyi 17. yüzyılın önde gelen devlet adamlarından Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa 1613 yılında yaptırmıştır. İstanbul'un, Galata ve Yenikapı Mevlevihaneleri'nden sonra yapılan 3. mevlevihanesidir. Mevlevihane’nin ilk şeyhi, aynı zamanda Gelibolu Mevlevihanesi'nin şeyhi olan Agazade Mehmet Dede’dir. Bu Mevlevihane’nin kuruluşunu anlatan ilginç bir de öyküsü vardır:
Kaptan-ı Derya Ohrili Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur. İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır. Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır. Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir. O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir. Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir. Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık Ona layık görülmüştür. Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır.
Daha sonraları mevlevihanenin kaderi bellidir. Çırağan Sarayı yapımından ötürü yıkılacaktır. Daha sonraları sırayla Fındıklı ve Maçka civarına taşınmış. En son da Eyüp Bahariye'deki son mekanına yerleşmiştir. Bundan sonra ismi Bahariye Mevlevihanesi olarak değişecektir. Burası 1925'e kadar aktif şekilde kullanılmış, bu sene tekke, zaviye ve dergahların kapatılmasıyla işlevini yitirmiştir. Daha sonraları kullanılmadığı için bakımsız kalmış, sonra da yıktırılmıştır. Şu günlerde ise Eyüp Belediyesi'nin yeniden canlandırma faliyetleri devam etmektedir.
Beşiktaş Mevlevihanesi yıktırıldığı zaman Beşiktaş’taki son şeyhi Nazif Efendi’nin kemikleri Maçka’ya götürülmüşse de diğer Mevlevi mezarları Çırağan Sarayı’nın bodrumunda kalmıştır. Günümüzde aynı yerde yapılan Çırağan Oteli'nden ötürü bu mezarların ne olduğu bilinmemektedir.
Beşiktaş Mevlevihanesi'nin yıktırılıp yerine Çırağan Sarayı'nın yaptırılması üzerine, halk arasında sarayın ismi uğursuz saraya çıkmıştır. Zira Abdülmecit Han burda kaldığı ilk gün düşüp ayağını kırmıştır. Sarayda çıkan yangınlar da genelde bu uğursuzluğa yorulur.
7 Ağustos 2011 Pazar
Kitap İzlemek
Özellikle roman tarzında bir kitabı okurken, olayların ve kişilerin, kitabın en ince ayrıntısına kadar insanın zihninde canlanmasıdır kitabı izlemek.
Kitap güzel ve akıcı ise ve insanın ilgisini de çekmişse tadından yenmez.
Okurken, biraz da hayalgücünün sınırlarına bağlı olmak üzere, olaylar ve kişiler zihinde canlanır. Sanki zihninizde film canlanıyor ve filmi izliyormuş gibi olursunuz. Üstüne üstlük her ayrıntı, her betimleme bu filmin içindedir.
Kitap izlemenin, film izlemekten farkı ise çok belirgindir. Kitap izlerken hiçbir ayrıntı atlanmaz, filmde birçok ayrıntı hasıraltı edilir. Filmler hiçbir zaman her betimlemeyi kusursuz veremez. Filmlerin belirli süreleri vardır ve bu süreyi çok aşamazlar. Bu da filmde bazı ana ayrıntıların atlanmasına neden olur. Filmler kısa oldukları için mevzuunun zevkinin doruklarına kadar ulaşılamaz. Oysa ki kitapta ana ayrıntı atlama mevzu bahis dahi olamaz. Kitap okuma süresince zevkin doruklarına varılabilir. Dolayısıyla bu süreç uzatılabilir.
Hatırlıyorum da, Harry Potter serisinin filmleri çıkmadan kitaplarını okuduğum için filmler bana çok yavan gelmişti. Kitaptaki birçok ayrıntı yoktu, birçok uzun fiziksel ve psikolojik betimleme kısa imalarla geçiştiririlmiş ya da bu betimlemelere hiç değinilmemişti. Bu açıdan hayal kırıklığına uğramıştım. Kitapların değerini de o zaman anlamıştım. Bazı filmler hakikaten kitabın hakkını kısmen verse de (yüzüklerin efendisi gibi), ki kısmen verebilirler hiçbir zaman tam olarak veremezler bence, kimi filmler de kitaplarına göre hayal kırıklığı oluşturuyor.
Bugün birçok insan kolayına kaçıyor ve sadece filmler ile yetiniyor, filmlerin kitaplarını okumayı ve genel olarak kitap okumayı angarya olarak görüyor. Yalnız, film izlemek ile kitap izlemek arasında zevkten de öte farklar var:
Kitap izlerken sol ve sağ beyin aşırı bir çalışma temposu içine giriyor. Sol beyin yazılanları idrak ederken sağ beyin ise yazılanları hayalgücü aracılığıyla vizyona sokuyor. İşte böylece kitap izleyebilmekteyiz. Tabi böylece sağ ve sol beyin, insanda çalışan her organın geliştiği gibi gelişiyor. Oysa ki sadece film izleyen bir insanda sol beyin kısmen daha az çalışmakta, sağ beyine ise çok çok az iş düşmekte. Çünkü film, görsel materyali hazır olarak vermekte. Bu da sağ beynin yeterince uyarılamamasına ve hayalgücünün merkezi olan sağ beynin yeterince gelişmemesine neden oluyor. Sadece film izleyerek büyüyen bir neslin hayalgücü yönünden ileride olamayacağı, hayalgücü ileri olmayan bir milletin de fende, sanayide, sanatta çok ileri gidemeyeceği ortada.
Ne derdi hep Sakıp Ağa;
- Çalışmak, çalışmak, çalışmak...
Ben de diyorum ki;
- Okumak, okumak, okumak...
Kitap güzel ve akıcı ise ve insanın ilgisini de çekmişse tadından yenmez.
Okurken, biraz da hayalgücünün sınırlarına bağlı olmak üzere, olaylar ve kişiler zihinde canlanır. Sanki zihninizde film canlanıyor ve filmi izliyormuş gibi olursunuz. Üstüne üstlük her ayrıntı, her betimleme bu filmin içindedir.
Kitap izlemenin, film izlemekten farkı ise çok belirgindir. Kitap izlerken hiçbir ayrıntı atlanmaz, filmde birçok ayrıntı hasıraltı edilir. Filmler hiçbir zaman her betimlemeyi kusursuz veremez. Filmlerin belirli süreleri vardır ve bu süreyi çok aşamazlar. Bu da filmde bazı ana ayrıntıların atlanmasına neden olur. Filmler kısa oldukları için mevzuunun zevkinin doruklarına kadar ulaşılamaz. Oysa ki kitapta ana ayrıntı atlama mevzu bahis dahi olamaz. Kitap okuma süresince zevkin doruklarına varılabilir. Dolayısıyla bu süreç uzatılabilir.
Hatırlıyorum da, Harry Potter serisinin filmleri çıkmadan kitaplarını okuduğum için filmler bana çok yavan gelmişti. Kitaptaki birçok ayrıntı yoktu, birçok uzun fiziksel ve psikolojik betimleme kısa imalarla geçiştiririlmiş ya da bu betimlemelere hiç değinilmemişti. Bu açıdan hayal kırıklığına uğramıştım. Kitapların değerini de o zaman anlamıştım. Bazı filmler hakikaten kitabın hakkını kısmen verse de (yüzüklerin efendisi gibi), ki kısmen verebilirler hiçbir zaman tam olarak veremezler bence, kimi filmler de kitaplarına göre hayal kırıklığı oluşturuyor.
Bugün birçok insan kolayına kaçıyor ve sadece filmler ile yetiniyor, filmlerin kitaplarını okumayı ve genel olarak kitap okumayı angarya olarak görüyor. Yalnız, film izlemek ile kitap izlemek arasında zevkten de öte farklar var:
Kitap izlerken sol ve sağ beyin aşırı bir çalışma temposu içine giriyor. Sol beyin yazılanları idrak ederken sağ beyin ise yazılanları hayalgücü aracılığıyla vizyona sokuyor. İşte böylece kitap izleyebilmekteyiz. Tabi böylece sağ ve sol beyin, insanda çalışan her organın geliştiği gibi gelişiyor. Oysa ki sadece film izleyen bir insanda sol beyin kısmen daha az çalışmakta, sağ beyine ise çok çok az iş düşmekte. Çünkü film, görsel materyali hazır olarak vermekte. Bu da sağ beynin yeterince uyarılamamasına ve hayalgücünün merkezi olan sağ beynin yeterince gelişmemesine neden oluyor. Sadece film izleyerek büyüyen bir neslin hayalgücü yönünden ileride olamayacağı, hayalgücü ileri olmayan bir milletin de fende, sanayide, sanatta çok ileri gidemeyeceği ortada.
Ne derdi hep Sakıp Ağa;
- Çalışmak, çalışmak, çalışmak...
Ben de diyorum ki;
- Okumak, okumak, okumak...
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Stendhal Sendromu
![]() |
| Floransa |
Sanat zehirlenmesi ya da hiperkültüremi olarak da bilinen bu sendrom,
kişinin sanat eserlerinin aşırı ihtişamı ve güzelliği karşısında kendinden geçme halidir. Bu sendroma yakalanan kişilerde bayılma, halisülasyon görme, fenalaşma, kalp çarpıntısı görülür.
Tıp tarafından kabul edilmiş bir sendromdur.
Kaynaklara göre bu tarz durumlar en fazla Floransa, Vatilan ya da Louvre Müzesi gibi yerlere giden kişilerde görülüyor.
İsmini gerçek adı Marie Henri-Beyle olan Stendhal adını kullanan yazardan alan bu sendrom, yazarın 1817 yılında Floransa ziyaretinde yaşadığı bu belirtilerden sonra bu adla anılmıştır. Yıllar sonra 1979 yılında psikiyatrist Graziella Magherini tarafından yapılan araştırmalarda Floransa'yı ziyaret eden 100'den fazla kişide bu belirtilerin oluştuğunu farkederek bu hastalığı ortaya çıkarmıştır.
Genellikle küçük yerlerdeki fazla sayıdaki sanat eserlerini gördükten sonra oluştuğu söylenen bu rahatsızlık için Roma ve Floransa'da turistlere yakın yerlerde hazır şekilde ambulanslar bekletilmekte. Bu sendrom Freud tarafından da yaşanmıştır. Kendisi Musa'nın heykelini görünce bu belirtileri göstermiştir.
![]() |
| Santa Croce Kilisesi |
Floransa'da Santa Croce Kilisesi'ne bu sendromun beşiği diyebiliriz. Buranın gotik mimarisi insanları kendinden geçiriyor, ancak Stendhal'ın da oradan çıkar çıkmaz çimenlerin üzerine yıgılacak kadar fenalaşmasına sebep olan asıl yer Niccolo Machiavelli'ye ait olan mezardır. Üzerinde 'Hiçbir övgü bu adın büyüklüğüne erişemez' yazan Machiavelli'nin mezarı, sırf üzerindeki yazıdan dolayı bile fresklerden, tablolardan etkilenmeden kurtulanları bile bu sendromun kollarına itiyormuş.
Santa Croce Kilisesi'nde Machiavelli dışında Michelangelo, Galileo, Rossini ve daha pek çok sanatçının mezarı bulunuyor.
Usta romancı Stendhal, iyi bir gözlem sonucu bu ilginç durumu sanat heybesine atmış ve 'Milano’dan Calabria’ya Bir Yolculuk' adlı eserinde incelemiş.
Sonraları aynı topraklardan çıkmış korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Dario Argento olaya eğilmiş ve 'The Stendhal Syndrome' adlı filmi yapmış.
Filmde kahraman, Stendhal sendromu yaşamakta ve peşinde tecavüzcü bir katil var. Floransa'da geçen film 1996 yılında çekildi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












