15 Kasım 2011 Salı

Prozac Toplumu

Toplumumuzda aşırı miktarda bulunan hastalıklardır psikiyatrik hastalıklar. Depresyon, fobiler, panik atakkonversiyon bozukluğusomatizasyon bozukluğu ve daha niceleri...

Yakınıyla tartışıp fenalaşanlar mı dersin? İlgiyi üzerine çekmek için hasta numarası yapanlar mı dersin? Sürekli çocuğunun hasta olduğunu düşüneni mi dersin? Muhteşem Yüzyıl dizisini bitirip fenalaşan, dizisini bitirmeden hastaneye başvurmayan mı dersin? Büyük diziler sırasında hastanelerin sinek avlayıp dizi bittikten sonra gelen hasta akınını mı dersin? Yaprak Dökümü dizisinin finalinde tek Allah'ın kulu olmayan acili mi dersin?

Kimseye bakmaktan kaçtığımız yok ama milletime acıyorum. Psikolojik açıdan sıkıntılıyız. Ondan dolayı da her gün her saat takip edilecek bir dizi, bir program, bir evlilik programı var. Resmen televizyonla uyuyor, televizyonla rahatlıyoruz.

İnception filminde sürekli rüya görmeye gelen yaşlılar için, the dream has become their reality, diyor. Yani 'onların rüyaları gerçekliği olmuş'. Bizim de millet olarak gerçekliğimiz de televizyon olmuş. Programlar bitince gerçeğe dönüyoruz; bu da bizi hasta ediyor.



Batı'da çok yaygın olan depresyon bizde de artık çok yaygın. Etrafınızdaki her 5 insandan 1 tanesi depresyonda, 10 insandan 1 tanesi antidepresan kullanıyor. Toplumda ayıplanacağı, dışlanacağı gerekçesiyle de kimseyle sıkıntısını paylaşmıyor. Bundan dolayı sayı size çok fazla gibi görünmeyebilir ama kim ne derse desin gerçek bu. Artık biz de 'Prozac toplumu'yuz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Halk Sağlığı

Zaten önemli olan ve giderek daha da önem kazanan bakir bir dal halk sağlığı.

Özellikle ülkemiz Türkiye'ye baktığımızda çok iyi doktorlarımız var. Sağlık sistemimizdeki asıl problem doktorlar gibi gösterilmek istense de asıl problem aşikar şekilde devlet politikaları.
Mesela ülkemizde tedavi edici hekimlik var; koruyucu hekimlik yok. Halkı geçtim, aile hekimleri ve herhangi bir uzman hekim dahi koruyucu hekimlik açısından bilgilendirilmemekte. Kimseye koruyucu hekimliğin önemi anlatılmamakta. Ufak bir idrar tahliliyle erkenden tanınıp önlenebilecek bir böbrek hastalığı diyaliz gerektiren son dönen böbrek yetmezliğine dönebilmekte. Hem devlete büyük yük, hem hastaya büyük eziyet ve zulüm... Bugün arabalarımız dahi yılda birkaç defa zorunlu muayeneye girmekte. Kendi halkına böyle bir denetim koymayan devlet, kendi insanına bir araba kadar değer vermiyor demektir. Yine de sorumlusu doktor mudur bunların? Kendinize sorun.

İşte bu noktada devreye giden kişiler ise halk sağlığı uzmanları. Örneğin yabancı ülkelerin sağlık politikaları Dünya Sağlık Örgütü'nün hedefleri ve önerilerine göre belirlenmekte. Dünya Sağlık Örgütü ise tahmin edin kimlerin yönetiminde? Halk sağlıkçıların.

Bu yönden halk sağlığı dalı çok değerli.

Halk Sağlığı Yan Dalları (Public Health Fellowship)


Dünya genelinde sağlık politikalarına yön verebilmek için uzmanlık sonrası yan dal çalışmaları da yapmak gerekiyor. O zaman halk sağlığı yan dallarına bakalım. Departmanlar Harvard Halk Sağlığı Okulu sitesinden.

- Department of Biostatistics - Biyoistatistik
- Department of Environmental Health - Çevre Sağlığı
- Department of Epidemiology - Epidemiyoloji
- Department of Genetics and Complex Diseases - Genetik ve Kompleks Hastalıklar
- Department of Global Health and Population - Küresel Sağlık ve Nüfus
- Department of Health Policy and Management - Sağlık Politikaları ve Yönetimi
- Department of Immunology and Infectious Diseases - İmmünoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları
- Department of International Health - Uluslararası Sağlık
- Department of Mental Health - Zihinsel Sağlık
- Department of Nutrition - Beslenme
- Department of Society, Human Development, and Health - Toplum, İnsani Gelişme ve Sağlık


Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Yan Dalları


Halk Sağlığı ve Klinik Tıp Bilimlerinin Karşılaştırılması 

SONUÇ

İnsanlığa hizmet etmek için tıbba giren biz hekimlerin insanlığa en iyi hizmet edebilecekleri yer poliklinik köşeleri değil, halk sağlığı camiası galiba.

Hem ne demiş İngiliz bir hekim koruyu hekimlikle alakalı: "Doktorun akıllısı sağlıklı insanla ilgilenir." Ama yok cebimizi doldurup insan sağlığını 2. plana atmak istiyorsak poliklinik köşelerini mesken tutmamız lazım. Karar bizim...

10 Kasım 2011 Perşembe

Bilgi, Genel Kültür ve Uzmanlaşma

İnsan düşünen bir hayvandır der Aristo herkesin bildiği gibi. Yani insanı hayvanlardan ayıran şeydir düşünmek. Düşünmek kavramının içerisinde 'bilmek' ve tüm bilişsel eylemler var.

İlk çağdan beri bilişsel faliyetler devam etmekte. Bu bilişsel faliyetlerin toplamı bilimi ve felsefeyi oluşturmakta. Bilim ise birikimsel şekilde yani yeni bulunanlar eskilerin üzerine eklenecek şekilde devam etmekte. Bu da literatürün sürekli genişlemesi, çağımız itibarıyla da tamamına hakim olunmayacak seviyeye gelmesi demek.

Muhakkak ki insan bu dünyada bilmeli, öğrenmeli. Ama nasıl bir bilgi? Her çağın her bireyin gereksinimleri ve tarzı farklı. Bilgi de gereksinimlere, tarza ve çağa göre şekil değiştirmekte.

Çağlara Göre Bilgi ve Düşüncenin Değişimi

İlk çağda insanların önem verdiği kavramlar; hayatta kalabilmek, yaşamını devam ettirebilmek gibi hayvani tarafın daha ağır bastığı içgüdüsel şeylerdi. 'Su ne tarafta' 'ormanda avlanmanın yolları' gibi soruların cevapları her şeyden daha önemliydi. Düşünmek ve özellikle felsefe bu çağda istisna idi. Düşünenler de doğa felsefesi, varlık felsefesi gibi çok temel konular üzerine düşündüler.

Orta çağ ise dinsel konuların etkisi altında kalmıştır. Batı dünyasından din mevzuu skolastik düşünceye neden olurken, Doğu özellikle de İslam dünyasında din mevzuu tam bir kalkınma ve ilerlemeye neden olmuştur. Bu çağa damgasını vuran düşünürler İbn-i Sina, İbn-i Arabi, Farabi, İbn-i Rüşt gibi müslüman düşünürler olmuştur. Popüler konular ise felsefe, tıb, astronomi, matematik, mantık gibi temel pozitif ilimler ve dinsel bilimler olmuştur.

Yeni çağ ise tam bir bilgi çağı olmuştur. İlim ve fen patlama yapmış, dinsel konular geriye çekilip pozitif ilimlerin öne çıkmış, inanç yerine neden-sonuç teşvik edilmiş, ilim ve fende çok geniş buluşlar yapılmış ve tüm fenler birçok alt başlığa ve parçaya ayrılmıştır.

Orta Çağ ve Yeni Çağda Bilginin Karşılaştırılması

Orta çağda çok geniş olmayan pozitif bilimler tamamen öğrenebilecek seviyedeydi. Bundan dolayı tüm ilimlerden bir şeyler bilenler bu çağda alim sayılıyordu. Örneğin İbn-i Sina her ne kadar tıb ilmiyle özdeşleşmiş olsa da uğraştığı alanlar; geometri, mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim gibi geniş bir alana yayılmıştı.

Yeni çağda ise bilginin ön plana çıkması ve her geçen gün yeni şeylerin literatüre kazandırılması sonucu insanların her alanı yakından takip etmesi zorlaştı ve insanlar daha küçük alanları takip edebilir hale geldi. Ayrıca küçük alanlarda geniş bilgiye sahip kişi ihtiyacı ortaya çıktı.

Tüm bunlar ise yeni çağda 'uzmanlaşma' kavramını beraberinde getirdi.

Uzmanlaşma Genel Bilgi ve Genel Kültür

Her şeyden bir şeyler bilmek ve bir şeyden her şeyi bilmek. Siyah ile beyaz gibi arasında mesafeler olan iki kavram. Her alandan bir şeyler bilmeye genel kültür, bir alanda her şeyi bilmeye ise uzmanlaşma denir.

Çağımızın mutlak gereksinimidir uzmanlaşma. Genel kültür ise uzmanlaşma ile kaybedilendir. Çünkü insanlar bir konuyla alakalı derinlemesine bilgiye battıkça geneli gittikçe boşlamaya başlarlar ve sürekli beslenmediği sürece genel kültür körelir.

Örneğin Amerika'da yüksek tahsilli olup yaşadığı ülkenin başkentini bilmeyen insanlar vardır. Çünkü Amerika tam bir uzmanlaşma ülkesidir. Kişiden işinin, dolayısıyla uzmanlık dalının haricinde herhangi bir şey bilmesi beklenmez. Kişiler de kendi dalında en iyi olmaya bakar, geri kalan konularla ise kendi istek ve meraklarına göre ilgilenirler.

Amerika'yı görüp ülkemiz Türkiye'de de aynı muameleyi beklemeyin. Çünkü Türkiye'de herhangi bir dalda 'okumuş' kişi herhangi bir konuda fikir danışılabilecek insan olarak algılanır. Yani bizim ülkemizde insanların beklentisi, yüksek tahsil görmüş birinin her alanda bir fikri ve bir görüşü olması gerektiğidir. Bu da bizim ülkemizde genel kültürün ehemmiyetini arttırır. Mesela Amerika'daki bir doktorun işinden başka bir şey bilmeme lüksü olabilir ama benim görüşüm benim ülkemde yoktur. Aksi takdirde insanların gözündeki değerinizde düşüş yaşanabilir. Tabi sonunda bizim de geleceğimiz yer Amerika'nın bugünkü hali. Bizim ülkemizde de yavaş yavaş 'işini bilsin yeter' görüşüne geliniyor. İnsanlar uzmanların işini ne kadar iyi bildiğine bakıyor. Ama biraz daha zamanımız var.

Uzmanlaşma-Genel Kültür Spektrumunda Olunması Gereken Yer

Uzmanlaşma kişinin mesleğini belirlerken, genel kültür ise kişinin dünyaya bakışını ve o kişinin vizyonunu belirler. Uzmanlaşma, çağın gereksinimlerine göre insanın günlük yaşamdaki yerini belirlerken, genel kültür ise kişinin ufkunu alabildiğine açmaktadır. Bu ikisi de birbirinden kıymetli şeylerdir gözümde.

Peki bu ikisi arasındaki denge nasıl tesis edilebilir?

İnsan, yaşadığımız çağda kendine sağlam bir yer edinebilmek için muhakkak uzmanlaşmalıdır. Uzmanlaşırken de genel bilgiden uzak kalmamalıdır. Genel bilgi dediğim meslek içi genel bilgi ve yaklaşımdır. Mesela dahiliye alanında uzmanlaşan bir hekim genel tıp bilgisinden, dahiliyenin üzerine yan dal olarak herhangi bölüm yapan bir hekim dahiliye ve tıp bilgi ve yaklaşımından uzak kalmamalıdır. Tabi ki kendi uzmanlık veya yan dalı konusunda da kendisini mükemmel yetiştirmeli ve alanının en iyisi olmaya çalışmalıdır.

Bunların haricinde bir de genel kültür vardır. İnsanın hayata bakış açısını geliştirebilmesi için genel kültür çok önemlidir. Genel kültür okunan kitaplarla, gezilen yerlerle, katılınan kültürel aktivitelerle alakalıdır. Özellikle toplumumuzda okumuş yani yüksek tahsilli kişilerden genel bir hayat görüşü, bazı konularla alakalı fikir sahibi olmaları beklenir. Bu açıdan çok da elzem olmasa da her konuda bir şeyler bilmek, en azından her konuyla alakalı fikir sahibi olmak önemlidir.

Tabi bazıları için genel kültür zorunluluk değil bir önceliktir. Çünkü mevcut çağ, içinde bir sürü uzmanı barındırırken genel bilgisi iyi olan, konulara genel yaklaşımı olan insan bakımında fakirlik çekmektedir. Bu açıdan da genel kültürü olan, genel yaklaşımı olan insanlar ön plana çıkmaktadır.

Sonuç

K işinin uzmanlaştığı bir primer dalı olmalı, bunun yanında da hem mesleki hem genel olarak yaklaşım kaybedilmemeli, sosyal planda insan kendini tek bir alana hapsetmemeli ve genel kültürden uzak kalmamalıdır.

Uzmanlaşmanın ehemmiyetini kimse yadsıyamaz. Bunun yanında da genel kültürü zayıf bir insanın dünyevi ve düşünsel meselelerden ne kadar uzak olduğu da yadsınamaz. O zaman 'genel bakış açısını kaybetmeden uzmanlaşmak' ve 'genel kültürden kopmadan uzmanlaşmak' ana amacımız olmalıdır.

İbn-i Sina (Avicenna) ve Mustafa Kemal (Atatürk)

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk ile alakalı bir anısını şöyle anlatmıştır:

"Huzurunda bulunmak mutluluğunu tattığım günlerden birisindeydi (15 Mayıs  1932). Zihinleri açık tutmak için uyguladığı usulle ani bir soru ortaya attı:
- Bizde çağının zirvesine erişmiş ilim adamı var mı?
- Var efendim, dedim.
- Kim?
- İbn-i Sina.
- Hangi branşta ?
- Tıp'ta.
- Hangi eseriyle ?
- El Kanun Fi't-Tıbb adlı büyük eseriyle.

Baktım... Yüzünde bir memnunluk ifadesi belirdi, sordu:

- Kitabının adını "Tıp İlmi" veya "Tıp Fenni" demeyip Tıp Kanunu demesini nasıl izah edersin ?

Doğrusu bu soruya hiç hazır değildim.

- Ancak bir tahmin ileri sürebilirim, dedim.
- Nasıl bir tahmin ?
- Kitabına ancak kesinlikle doğruluğuna emin olduğu sonuçları aldığını söylemiş olabilir.
- Hayır, dedi. O zaman herkesin kitabına kanun demesi gerekirdi.

Bir durgunluk oldu. Birkaç dakika sonra beni hayran etmiş olan şu açıklamayı yaptı:

- Kanun ne türlü ilimlerde bahis konusu olur ?
- Pozitif ilimlerde.
- Bu doğru, yalnız İbn-i Sina'dan önce tıbba "Müspet İlim" diyen olmuş mudur ? Tıp bilginlerine ne ad verilirdi ?
- "Tecrubi Tıp İlmi" mevcut olmadığı dönemlerde "Sezişler" "Görgü Ürünleri" biraz da "Mantık Kontrolü" bahis konusu idi.
- Şu halde İbn-i Sina'dan önce tıbbı, pozitif ilimlerden sayan kimse, mesela Yunan ve Romalılarda görülmediğine göre tıbbı pozitif ilim olarak benimseyen ilk gözlemci ve düşünür İbn-i Sina olmuyor mu ?
- Paşam son derece kıymetli bir gerçeği ve ölçüsünü ortaya koydunuz."

İbn-i Sina 980-1037 yılları arasında yaşamış ünlü bir alim, Mustafa Kemal ise 1881-1938 arasında yaşamış ünlü bir siyaset ve fikir adamı. İkisi de paralel tarihlerde yaşamışlar ve aynı yaşta ölmüşler.
 
İbn-i Sina ilmiyle Avrupa'da Avicenna olarak ün salmış. Hatta Hipokrat ve Galen ile beraber resmedildiği bir tabloda diğerlerinden daha üstün bir yere oturtulmuş. Mustafa Kemal ise yaptıklarıyla bir kavmin atası manasında Atatürk ismine layık görülmüş.


Avicenna

Yukarıda Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ın bu hatırasını okuduktan sonra dedim ki: "İbn-i Sina 1000 küsür yıllarında yaşamış ama anlaşılabilmesi için 1900'lü yılları beklemesi gerekiyormuş."

İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle yüksek bir dimağ. Ve yıllar geçtikçe de anlaşılmaya ve değeri artmaya devam ediyor.

4 Kasım 2011 Cuma

Beyin Tehciri

Yerinde yanlış kullanılan beyin göçü kavramının yerine kullanılması gereken kavram.

Çünkü Türkiye'de beyinler kendiliğinden göç etmiyor, planlı bir göçe tabi tutuluyor, yani ülkede barındırılmıyor. Bunun sebebi de mevcut bilim kurumlarından devlet erkanına kadar geniş bir yelpazede birçok yetersiz, kabiliyetsiz, basiretsiz insan bulunması. Yeterli, kabiliyetli, dirayetli insanların yanında bu özellikleri sırıtacak, belli olacak diye bu insanlara müsamaha gösterilmiyor.

Bunun son örneği ise yabancı doktor mevzuu. Yurtdışında çok iyi yerlerde eğitimini tamamlamış ve ülkesine dönmek isteyen yerli doktorun önüne birçok bürokratik engel koyan devlet, eğitim düzeyi ve kalitesi bilinmeyen yabancı doktorların önünü açıyor. Johns Hopkins, Harvard gibi Amerika'nın best hospital listesinde bulunan üniversitelerde eğitimini tamamlayıp dönmek isteyen nice yerli doktorumuz var ama ülkedeki bu anlayış yüzünden geri dönmüyorlar, dönemiyorlar. O zaman şu soruları kendimize sormamız lazım: Doktor ihtiyacını kendi yerli doktorumuzla kapatmak daha mantıklı değil mi? Niye iyi yerlerde eğitim almış insanların önüne denklik, vb birçok engel çıkarılıyor ama ne olduğu belirsiz doktorlarda hiç şart aranmıyor? O zaman bu yapılan kaliteyi artırmakla alakası olmayan sırf piyasayı kırmak, insanları birbirine düşürmek için yapılan bir hareket değil midir?

Yanlış anlaşılmasın, insanların gözünde yerli doktorlar para derdine düştü imajı oluşabilir. Şöyle bir şey var ki; yabancı doktorların gelmesi sadece yerli doktorların değerini arttırır. Çünkü bizim halkımızın dilinden sadece bizim doktorumuz anlar. Başkası zor. Mesela normalde Türkiye'de çalışan ama haftanın birkaç günü Almanya'da poliklinik yapmaya giden doktorlarımızı örnek verebilirim. Çünkü vatandaşımız nerede olursa olsun kendi doktorunu arıyor. Örneğin yurtdışına gitmiş dönmüş arkadaşlar doktorlarımızın değerini çok daha iyi anlıyor. Çünkü yurtdışında acil olmayan bir reçeteyi acile yazdırmazsınız, hatta muayene dahi olamazsınız. Düşük yapmış kadına "sen zaten düşük  yapmışsın evine geri dön" diyerek acilden içeri dahi almıyorlar orada. Türkiye'de ise, ilaç kısmını bilmem ama, en azından muayene edilir ve acil bir şey olup olmadığı kontrol edilir. Heyhat kendi doktorunuzun kıymetini bilmeniz için dışarı çıkmanız ya da dışarının içeriye gelmesi gerekecek.

Son olarak;  Devrim Arabaları filminde de dendiği gibi; "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Biz de cezamıza razıyız.