29 Şubat 2012 Çarşamba

Türkiye'de ve Dünyada Kütüphane Kültürü

Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi
Türkiye'de ihtiyaç duyulduğunda, bazen gidilen yerler artık kütüphaneler. Öğrenciler için ders çalışılabilecek bir alan, yetişkinlerin küçük bir kısmı için ise ayda yılda bir küçük bir şey araştırılacak yerler. Çevreme baktığımda bunların haricinde kütüphaneye ihtiyaç duyan pek insan görmüyorum (belki de okuma alışkanlığıyla alakalı). Oysa ki gelişmiş ülkelerde kütüphane ve kütüphanecilik, yaşam tarzı haline gelmiş bir kültür. Kütüphaneler, günlük hayatın rutininden sıkılanların ve akademisyenlerin sığınağı, kütüphaneciler ise bilginin ve entelektüalitenin savaşçıları.

Gelişmiş ülkelerde kütüphanelere ve kütüphanecilere verilen değeri birkaç veri ile anlayabiliriz:

- Gelişmiş ülkelerde kütüphaneler, şehrin en güzel yerinde ve çok güzel binalarda bulunur. İçerisinde zengin kitap seçeneği vardır. Bizde ise belli belirsiz yerlerde, izbe binalardadır. Kitap içeriği belli belirsizdir. Elden düşme ve bağış yoluyla gelmiş kitaplar ne kadar elverirse o kadar kitap vardır. Devlet veya başka bir kurum tarafından düzenlenen sistematik bir kitap politikası yoktur.

- Gelişmiş ülkelerde kütüphanecilik çok değer verilen ve saygı duyulan bir meslektir. Kütüphaneciler başında bulundukları kitaplarla yetişirler, sürekli okurlar ve kendilerini geliştirirler. Kütüphanecileri anlatan biraz sürreal da olsa ortalama bir filmleri bile vardır: The Librarian. Bizde ise kütüphanenin başında tek vasfı memur olan, asgari ücret alan, en fazla kitapları beklemeye yarayan, başında durduğu kitaplardan bihaber olan kütüphaneciler vardır (istisnalar umarım vardır, memnun olurum). Bilginin ve kültürün ışığı görülmeyen yüzler de zaten gülmez.

- Gelişmiş ülkelerde sosyal sorumluluk projeleri de çok gelişmiştir. Emekli olmuş ya da yapacak pek bir işi olmayan, gönüllü olmuş insanlar kütüphanelerde istihdam edilir. Hem vakitleri değerlenir hem de ellerine ortalama bir gelir geçer. Bu süre boyunca profesyonel kütüphanecilerle dirsek teması içinde kütüphanenin ihtiyaçlarına ve hizmetlerine katkıda bulunurlar. Değer gördükleri için, boş vakitlerini kendilerine uygun kutsal bir amaçla doldurdukları için mutlu olurlar, değer gösterirler. Bizde ise kütüphanelerde profesyonelliği tartışılır memurlar vardır. Değer görmezler, değer göstermezler. Sosyal sorumluluk projelerinde kullanılabilecek insanlar kahve köşelerinde çürür giderler. Gerçi paha biçilemeyen tarihi eserlerin müze depolarında çürüdüğü bir ülkede bu konuşmalarımız abes kaçabilir.

İstanbul Kütüphaneleri

İstanbul'da özel ve devlet, büyük ve küçük toplam 367 tane kütüphane vardır. Bunlar:
- 7 tanesi yazma eser kütüphanesi,
- 17 çocuk kütüphanesi,
- 83 halk kütüphanesi,
- 104 araştırma kütüphanesi,
- 166 ilk, orta ve yüksek öğretim kurumları kütüphaneleridir.

Öğretim kurumları kütüphaneleri kendi öğrencilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş olup dışarıdan genellikle ziyaretçi almamaktadır. Araştırma kütüphanelerinin çoğu ise bir şirket ya da kurum bünyesinde olup rutin okuma yapmaya müsait değildir. Geriye kalanlar ise 7 yazma eser ve 83 adet halk kütüphanesidir. Yani normal bir vatandaşın rutin bir okuma yapabileceği yerler buralardır. Yazma eser ve halk kütüphaneleri genel olarak akşam 16.00 - 17.00 civarında kapanmaktadır. Gündüz işe gitmesi gereken bir insanın İstanbul'da gidebileceği kütüphane sayısı bir elin parmaklarını geçmez yani. Bu durumda kütüphaneler, nasıl yaşam tarzına gelebilir?
Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi içi

Benim muhatap aldığım kütüphaneler, hiçbir kurumla ve üniversiteyle bağlantısı olmayan bir bireyin, yani halktan bir insanın gidebileceği, rutin bir okuma yapabileceği kütüphaneler. Ve bu insanların gidebileceği kütüphane sayısı 90 civarı. Bu kütüphanelerin de %90'dan fazlası Osmanlı'dan kalma kütüphaneler. Yeni yapılmış ve halkın hizmetine sunulan kütüphane sayısı o kadar az ki. "Osmanlı camiden başka bir şey yapmamış" diyenler bu sayıları görmeli. Osmanlı zamanındaki İstanbul nüfusunun kullanmakta olduğu kütüphaneleri bugün yine tüm İstanbul kullanıyor ya da kullanmaya tenezzül etmiyor. Eldeki mevcut kütüphanelerin çoğu restorasyon isteyen tarihi binalar. Oysa ki kültürel zenginliğimiz olan bu kütüphaneleri güzelleştirmek için yapılan çok az proje ve restorasyon var.

Sonuç

Ben rahat ve sükunet içerisinde kitap okuyabileceğim, binasıyla ve iç dizaynıyla insanı ferahlatan ve okumaya teşvik eden, tatmin edici bir saate kadar açık olmasıyla çalışan insanların da kullanmasına fırsat sağlayan, bir kütüphanede olması gereken bütün kaynakların bulunduğu; güler yüzlü, çalışkan, bilgili, kültürlü ve okuyan amatör - profesyonel ekibi ve müdavimleriyle cazibe merkezi olmuş, insanlarda yaşam tarzı haline gelmiş kütüphaneler hayal ediyorum ve buna ihtiyaç duyuyorum. Çok okuduğum için değil, çok okumak istediğim için..

Var olan kütüphanelerimiz bir nevi kültürel zenginliğimizdir. Aynı 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı toprakları çok verimli bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı yer altı kaynakları yönünden çok zengin bir ülkede yaşıyor olmamız gibi, aynı genç nüfus açısından çok zengin bir ülkede yaşıyor olmamız gibi. Ama hiçbirini kullanmadığımız gibi kütüphaneleri gerektiği ölçüde kullanamıyoruz.

21 Şubat 2012 Salı

Zeynep Hanım Konağı


Zeynep Hanım Konağı

Şu anki İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nin yerinde bir zamanlar yükselmiş güzel konak.

Sultan Abdülaziz devri sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ındır. Zaten ismini de Zeynep Hanım'dan almaktadır. 19. yüzyıl sonlarında yapılmış, hayırsever Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım tarafından 1903-1909 arasında İstanbul’un ilk Müslüman yetimhanelerinden birisi ve sanat okulu olan Darü'l-Hayr-ı Ali'ye tahsis edilmiştir. 1909'da Darü'l-Hayr-ı Ali lağvedilince konak, imparatorluğun Avrupa tarzındaki ilk yükseköğrenim kurumu olan ve o yıl eğitim programı yeniden düzenlenen Darülfünuna tahsis edilmiştir.

Darülfünun, Cumhuriyet devrinde 1933 üniversite reformu ile birlikte İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldüğünde kurulan Fen Fakültesi, eğitime konakta devam etti. 1935 yılında içinde rasathane açıldı. Bina, 28 Şubat 1942’de çıkan yangında yandı ve tamamen yıkıldı. Yangından sonra konağın yerine Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından yeni ve bugüne kadar gelen mevcut bina yapıldı.

Konak, İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülen "İstanbul Üniversitesi'nin Tarihi Binalarının Gravürle Belgelenmesi" projesinin bir ayağı olarak Ressam Cemal Akyıldız tarafından resmedilmiştir.

Üsküdar Karacaahmet civarındaki Zeynep Kamil Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi de adını, Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım'ın birleşiminden almaktadır. Hayırsever olmak ve ismini bu şekilde yaşatmak ne kadar güzel bir şey.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Nobel Ödülü ve Akademik Bir Eleştiri

Nobel Medal

Sağlık Bakanlığı'nın üniversite ve eğitim araştırma hastaneleri için getirdiği "performansa dayalı ek ödeme sistemi" içindeki "bilimsel faliyet puanı"na göre, Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü alan bir doktor 1000 puan alacak. Her puan da 14 kuruş olduğundan 1000 puanın ettiği para toplam 140 lira. Evet yanlış duymadınız; 140 lira. Bozdur bozdur harca. Başka ülkelerde Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü kazananlara büyük paralar ve ödüller verilirken ülkemizde ise değeri 140 lira. Diğer taraftan bir anjiyonun ya da 10-15 hasta bakmanın da ettiği para aşağı yukarı aynı.

Bilimsel çalışmanın para etmediği, zaten bilimsel araştırmaların maddi olarak yeterince desteklenmediği ülkemizde hala "neden bilim üretmiyoruz?" diye soranlar var. Umarım ki anlamışlardır neden bilim üremediğini. Ortamını bulamayan bilim, tabii ki üreyemez. Doğanın kanunudur bu.

Öğrenci yetiştirmek, bilimsel faliyetlerde bulunmak malesef ki üniversitelerde sakız parası etmiyor, nobel ödülünün de değerinden anladığımız gibi. Oysa ki sadece hasta bakmak en çok performansı getiriyor. Devlet, akademisyen olsun olmasın bütün doktorlara "mümkün olduğunca hasta göreceksin" diyor, "yoksa senin bu sistemde tutunmana olanak yok" demeye getiriyor. Eğitim araştırma hastanelerinden eğitim ve araştırmayı atın, zalimlik yapmış olmazsınız. Üniversite hastaneleri ise sadece mezun çıkaran yerler artık. Akademi kavramı mı, evrenkent mi? Nerede?

Behçet hastalığının genini bulan, araştırması dünyanın en en saygın tıp dergilerinden biri olan "Nature"da yayınlanan hocam Prof. Dr. Ahmet GÜL'ün döner sermayeden profesörlük maaşının yanında aldığı para çok komik düzeyde. Çünkü araştırmanın değeri bu kadar.

Türkiye'de sisteme rağmen araştırma yapılıyor. Sonra bu mevzuular dile getirildiği zaman bazı insanlar paragöz olarak yaftalıyor. Oysa ki Türkiye içine sıkışmış, vizyonu birkaç metre ilerisini dahi aşamayan insanlar olması gerekeni göremiyor. Akademik sistemin en iyi işlediği yer olan Amerika'da, hekim akademisyenler arasında sadece hasta bakan da, sadece ders anlatan da, sadece bilimsel araştırmaya yönelen de aşağı yukarı aynı parayı kazanıyor. Bunu ben değil, Prof. Dr. Murat TUZCU (Cleveland Klinik Kardiyoloji Bölüm Başkan Yardımcısı) söylüyor. Bizi üzen akademik çalışmaların önünün açılmayıp desteklenmemesi, nobel ödülü alabilecek beyinlere sahip olmamıza rağmen gereken ortamın bu beyinlere sağlanamaması. Atın artık at gözlüklerinizi.

http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/670600-en-iyi-tip-sistemi-nasil-calisiyor

Ayrıca yanlış olan politikaları eleştirdiğiniz zaman bir de iktidar karşıtı yaftası yiyorsunuz. Herkes insan. İktidarın da hataları olacak, doğruları da olacak. Akademik yönden ve sağlık yönünden iktidarın politikalarını beğenmiyorum. Ha, daha önceki iktidarlar zamanında da iyi olduğu söylenemez, zira kronik bir kötü gidişat var. Amaç yanlışlığı irdelemektir; birilerine yüklenmek değil. İktidar bugün vardır yarın yoktur. Oysa ki görüşler ve anlayışlar iktidarlardan daha zor değişir.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19920123.asp

13 Şubat 2012 Pazartesi

Emre

Neredeyse tüm yaramaz ve hiperaktif çocukların ortak ismi.

Many many years ago hatta once upon a time, Fatih caddelerinde şu anda hatırlayamadığım bir yere doğru gitmekteydim. Bir anda, mesanemden beynime gelen hayati mesajı hissettim. Def-i hacet için uygun bir hela aramaya durdum. Helalar, memleketimde genelde camiilerin bir tesisi olduğundan ötürü ilk bulduğum camiiye girdim. İsmi Ö. Mehmet Paşa Camii olup Hırka-i Şerif civarında bir camii idi. Evet, tahmin ettiğiniz ya da edemediğiniz gibi "ö", öküzden geliyor. Öküz Mehmet Paşa Camii.

Her ne ise, hacet giderip, tahareti de yaptıktan sonra sıra hesabın ödenmesine geldi. Kapıda bekleyen ustaya "borcumuz ne kadar?" dedim. Makul konuştu ve 750 bin istedi o zamanın parasıyla. Şükür ki Deli Dumrul gibi geçenden 1 lira, geçmeyenden 5 lira alan mantıksız bir adam değildi.

40 yaşlarında, kendi halinde bir adama benziyordu. Sonrasında nereden girdik hatırlamıyorum, muhabbet etmeye başladık. Çok iyi bir dinleyici olduğum için ve birisi beni saatler boyunca kitleyip konuşsa dahi ayrılamadığım için muhabbet uzadı, devam etti. Hayat hikayesinden, yaşadığı yerden, daha birkaç sene öncesinde yaptığı evlilikten ve doğan çocuğundan bahsetti.

Her insandan alınacak bir şeyler olduğuna inanırım. Ondan dolayı dinlemeye çok ehemmiyet veririm. Çok az ve gerekli yerlerde konuşurum.

Muhabbet çocuğu ile devam etti. Çok yaramaz olduğundan, çocuğu tutamadığından ve hiperaktif olduğundan bahsetti. Cüzdanını çıkartıp çocuğunun fotoğrafını bile gösterdi. O güne kadarki gördüğüm, tanıdığım ve duyduğum neredeyse tüm Emre'ler yaramazdı. Tek bir soru sordum:

- Oğlunuzun ismi Emre mi?

Adamın yüzündeki ifade bir anda değişmişti. 40'ından sonra evlenmiş, 40'ından sonra mutluluğu bulmuş, 40'ından sonra çocuk sahibi olmuş bu adam, hayatında ilk defa gördüğü birinin çocuğunun adını nasıl olup da bildiğine şaşmıştı. O an, rüyaya girmiş ak sakallı bir dede gibi, insanların yardımına koşan Hızır gibi, gizemli bir yolgezer gibi arkamı döndüm ve çıktım.

Oysa ki, neredeyse tüm yaramaz çocukların adı Emre idi.

Teknokrasi


Toplumun ve toplumun oluşturduğu bütün kurumların yönetiminde, politikacıların ve siyasilerin değil; teknokrat olarak adlandırılan teknik bilgi ve beceri eğitimi almış uygulayıcı, teknisyen ve uzmanların bulunmasına ve ülkenin bu kişiler tarafından yönetilmesine dayanan sistemdir. Ancak mimar, mühendis, doktor, teknisyen, iktisatçı gibi alanında uzman teknokratların yönetiminin, her yönden iyiye ulaşmış, halkına refah getirebilecek bir yönetim olacağı görüşü hakimdir. Siyasi kurumların iktidarı, teknokratlardan oluşan 'uzmanlar kuruluna' devredilir; siyasi ve ekonomik süreçler bilime ve rasyonalizme dayandırılır.

Sadece deneyimlerinden ve önsezilerinden yararlanabilen yöneticiler yerine, zaten uzmanlığı yönetim olan kişilerin önderliğinde, her alanın başına o alanda uzman kişilerin koyulması gerektiğini söyler teknokrasi. Böylece sadece karar aşaması ve bürokratik gereklilikler için bulunan bir yönetici yerine, alanında lokomotif olan, yeni projelere imza atan, yön verilen değil yön veren bir yönetici yapısı sağlanmış olur.

Bu görüşün ilk savunucusu ise William Henry Symth'dir. 1788 – 1865 yıllarında yaşayan Smyth, sanayi devrimini ve bu süreçte insanlığın geçirdiği değişimi yakından incelemiş, bilgiye ve beceriye dayalı topluma geçişi müşahade etmiştir. Toplumun geçirdiği bilgiye ve beceriye dayalı gelişim karşısında, eskiden kalma iktidarların da değişmesi gerektiğini ve artık değişen topluma, alanlarında uzman teknokratların yöneticilik yapması gerektiğini savunmuştur.

Moneyball Örneği

Uç ve aradaki paralelliğin biraz uzak olacağı bir örnek olacak ama 2011 yapımı Moneyball filminde de teknokrasiye vurgular var.

------spoiler------

Türkçe'ye Kazanma Sanatı olarak çevrilen Brad Pitt'in oynadığı filmde, bir Amerikan beysbol takımının genel menajeri olan Billy Beane (Brad Pitt)'in hikayesi anlatılmakta. Filmde Billy Beane, yeni sezonda takım kurarken işte yıllanmış oyuncu arayıcılar yerine Yale Üniversitesi İktisat mezunu bir analist olan Peter Brand ile anlaşır. Peter, beysbol oyuncularının tüm istatistiklerini aktardığı bir analiz programıyla oyuncuları puanlamakta, eksik olan pozisyonlara göre oyuncu seçmektedir. Ayrıca istenilen niteliğin yanında, istenilen fiyat imkanları da sunmaktadır. Genel menajer olan Beane, takımın yıllanmış oyuncu arayıcılarını karşısına alarak, hatta bazılarını kovarak, sadece Brand'e danışarak yeni sezonun takımını kurar. Kurulan takım geç toparlansa da kendini bulur ve son ana kadar birinci götürdüğü ligi son maçla kaybeder.

------spoiler------

Bu film bize, artık geleneksel yaklaşımların öldüğünü, yeni teknolojilerden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini, analizlerin ve istatistiklerin çok şey verebileceğini ama yine de analiz ve istatistiklerin bir yere kadar olduğunu ve insan faktörünün unutulmaması gerektiğini gösterdi.

Alanında çok orijinal ve ibretlik bir filmdi.

Günümüz Yönetimleri

Her şey siyah veya beyaz değildir, sonuçta hayatta gri tonlar da vardır. Bunun gibi dünya üzerinde de tam teknokrasiyi uygulayanlar, hiç uygulamayanlar ve kısmen uygulayanlar var.

Tam uygulayanlar ve hiç uygulamayanları aklınızda canlandırmışsınızdır da kısmen uygulayanlar canlanmamış olabilir. Şöyle açıklayayım;
Bir siyasi, iktidara geçtiğinde, bakanlıkları ve sorumlulukları teknokratlara bırakabilir. Sonuçta yaptığı tek iş, iktidarı ve siyasi oluşumu birarada tutmaktır. Veya göreve gelen bir siyasi, etrafına teknokratlardan bir danışma kurulu oluşturabilir. Her işini bu güruha danışarak yapar. Sonuçta yönetimde bir siyasi olsa da, yapılan işler teknokrasiye uygun yürür. Türkiye'nin yakın tarihindeki yönetimler daha çok bu sistemle uyuşuyor.

Teknoütopya

Sonuçta belli teknik bilgi ve beceriye sahip olmak iyi yönetici olunacağı manasına gelmez. Tabi ki bu, teknokratlardan iyi yönetici çıkmayacağı manasına da gelmez. Örneğin, işinde başarılı bir doktor ya da cerrah, iyi hastane yöneticisi ya da başhekim olmayabilir ama illa ki, bu topluluğun içinden yöneticiliğe uygun adaylar çıkacaktır. O zaman bize düşen, belli teknik bilgi ve beceri düzeyindeki teknokratlardan aynı zamanda yöneticiliğe uygun olanları belirlemek ve bunları yönetime getirmek olacaktır.

Artık tek bir özelliği değil, birçok özelliği kendisinde toplamış inanların öne çıktığı bir çağda yaşıyoruz. Sadece iyi bir yönetici olmak artık yetmeyecek, bunun yanında alanında öncü olabilecek, projelere imza atabilecek, yapılan işi yarinde denetleyebilecek kadar teknik bilgi sahibi olan yöneticiler aranır hale gelecek. Bu da teknokratlara yönetim fırsatı tanıyacak. Zira, bir ülkenin en yüksek ivmeyle gelişebilmesi için de gereken budur.

Her ne kadar, tartıştıklarımızın aksine, yöneticilik becerisine bile sahip olamayan yetersiz insanların yöneticilik pozisyonunda olduğu bir zamanda olsak da, bu da benim ütopyamdır.

12 Şubat 2012 Pazar

House MD 2

Young House or House MD
Şu anda 8. sezonu oynuyor House MD dizisinin. 8 sezondur devam eden bir dizi için gayet başarılı diyebiliriz. Yalnız artık yeni mecralara yönelmesi gerekiyor eğer devam edecekse.

İlk sezonlar dizi, tamamen tıbbi vakalar üzerineydi. Kişisellikler ve ikili ilişkiler arka plandaydı. Dizinin ilerleyen bölümleri ile ikili ilişkiler, kişisellikler ve psikilojik analizler de ön plana çıkmaya başladı. "Lost" tarzında bazı bölümler farklı karakterlerin ön plana çıktığı bölümler oldu. Tabi ki dizi boyunca ağırlığı biraz azalsa da tıbbi altyapı da aynı kalitesini korudu. Belki de uzun soluklu bir dizinin devamı için gerekli hamlelerdi bunlar. Ama dizi ne kadar kaliteli olsa da, dizi içi alternatifler ne kadar fazlalaştırılsa da insanı bazen sıkmıyor değil.

Bu kadar uzun soluklu olmasına rağmen bu kadar kaliteli devam eden bir dizi için yapımcılarını ve oyuncularını tebrik etmek lazım. Ama bazı şeyleri tadında bitirmeli. Çünkü bitirmediğin zaman tadı kaçmaya başlıyor. İşte mevcut konusuyla devam ederse, kalitesine rağmen, House'un da tadı kaçacak gibi duruyor.

Yanlış anlaşılmasın, bu, dizinin bitmesine yönelik bir istek değil. En başta söylemiştim, eğer dizi devam edecekse başka mecralara yönlenmeli, diye. İşte eskiden beri hayalini kurduğumuz şey ve diziyi başka mecralara taşıyacak olay; House karakterinin tıp fakültesi öğrencisi zamanlarına geri dönülmesi. Zira dizinin bazı yerlerinde House'un tıp fakültesi öğrenciliğine atıflar var:

------spoiler------

Örneğin bir bölümünde Cuddy, dile gelmişti ve House'un tıp fakültesinde iken de efsane olduğunu söylemişti. Ayrıca onu işe alma sebebinin de o zamanlardan beri kendisine beslediği hayranlık olduğunu itiraf etmişti. Yıllığı çıkartıp genç House'un fotoğrafını göstermişti.

Ayrıca başka bir bölüm, üniversite yıllarından kalma bir kopya tartışması üzerindeydi.

------spoiler------

Düşünsenize, House'un bir tıp öğrencisi ikenki halini. Derslerdeki ve pratiklerdeki ukala tavırlarını, umursamaz tavrına rağmen derslerden en yüksek notu alışını, öğrencilik süresince koyduğu tanıları, acil serviste gördüğü hastaları, hocaları ve asistanları sinir edişini, kızlar arasında olan popülerliğini,...

İhtişamlı bir şekilde muhteşem olurdu. Dizinin psikopat yapımcısı ve yazarlarından David Shore'dan beklentimiz var ama bakalım olacak mı? Sonuçta aynı meseleleri sürekli kaşımaktansa mecra değiştirmekte fayda var. Ayrıca mevcut tıp fakültesi öğrencileri arasında da tıbba ve bilgiye olan isteği ve hırsı arttıracaktır bu mecrada bir dizi (zaten şu haliyle bile fazlaca arttırıyor ya).

Bakalım; görecek miyiz...

5 Şubat 2012 Pazar

Düşünseli, Makale, Hatırat ve Blog

İlk defa Harry Potter serisinde rastladığımız, Dumbledore'un masanın üzerinde duran hoş bir alet düşünseli. Akla takılan, tekrar tekrar düşünülmesi insanı rahatsız eden, hoş olmayan anıların çekilip çıkarılarak muhafazasını sağlıyor. Uzun bir hayattaki hoş olmayan anıları ve insan üzerinde oluşturduğu negativiteyi bir düşünün, bir de bunlar olmadığındaki rahatlamayı. Düşünseli, sadece kitapta yazan büyülü bir alettir. Lakin düşüncenin muhafaza edilip beyni yormasının engellenmesi fikri çok orijinal. Büyü dünyasındaki bu aletin gerçek hayattaki muadillerini aramaya değer:

Etraflı bir araştırmanın sonucunda meydana gelen, elde edilen bilgilerin hülâsası olan yazıdır makale. Bir konu hakkındaki uzun araştırma, uzun bilgi edinme sürecinin meyvesidir. Bu sürecin bir makale ile sonlanmadığını düşünün. Beyinde bir yere bağlanamadan dolaşan birçok bilgi. Bence makale yazmak da bir ihtiyaç; hem de bilim adamlarının, araştırmacıların ihtiyaç duyacağı cinsten. Ayrıca yazmak da çok güzel bir öğrenme şekli. Bilginin klasifiye olmasından mıdır, artık düzenli bir yere oturtulduğundan mıdır bilemeyeceğim ama yazılan ve toparlanan bilgi daha zor unutuluyor.

Tarihteki birçok önemli şahsiyet hatırat tutmuş. Sanmıyorum ki tek amaçları, o gün yaşananları kelimesi kelimesine bugüne aktarmaktı. İnsan ihtiyaç hissetmedikçe hiçbir şey yapmaz. Bence bu insanların hatıratlarını yazmalarının altında buna duydukları ihtiyaç yatıyordu. Uzun bir hayatta yaşanılan, unutulamayan, önemli önemsiz birçok anı. Ve yazdıktan sonra beyindeki boşalma ve rahatlama hissi. Hatırlatma, diğer nesillere aktarma ise yanında cabası.

Bugün sanal hatırat olan bloglar var. Hayatın, olayların, eğitimin, okunulanların, tartışılanların, öğrenilenlerin sonucunda oluşan birikim bir şekilde dışarı çıkmak istiyor, dışarı çıkamadığı zaman ise beyinde dolgunluk tarzı bir his oluşturarak dışarı çıkma ihtiyacı hissettiriyor insana. Blog yazılıp, sanal ortamda muhafaza edildiği zaman ise insanda ve beyninde bir rahatlama oluyor, aynı düşünseli gibi, aynı şimdi düşünseli ile yazmanın arasındaki benzerlikleri irdelediğim bu yazı sonucu bende olduğu gibi. İstenilen zaman da ulaşılabiliyor. Bence insan blog da yazsa makale de, öncelikle kendisi için sonra başkası için yazmalı.

Sonuçta okuyan, tartışan, öğrenen yani entelektüel açıdan sürekli dolan insan için bir boşalma, bir rahatlama şeklidir yazmak. Büyü dünyasında olmadığımıza, beyni yoran anıların ve düşüncelerin sihirle çıkarılıp muhafaza edilemeyeceğine göre gerçek dünyada düşünselinin muadilidir diyebiliriz yazmak. Dolu olmayan insanın hissedemeyeceği cinsten bir ihtiyaçtır. İnsan ise ihtiyaç hissettiği şeyi yapar.

Çapa Yemekhanesi

Senelerini bana veren yemekhane.

Sene 2005 2006 - yemek ücreti 1.25 tl. Yemekhane daha özelleşmemiş. Etler bildiğin senelerdir buzlukta duruyormuş gibi. Yemekler yenmez halde. O zamanlar jeton satılıyor. Jeton alıp jetonla yemek yenebiliyor. Genelde millet yemekhaneyi çok tercih etmiyor. Bir de başımızda liseli belası var. Elemanlar jeton alıp yemek yiyorlar.

Sene 2006 2007 - yemekhanenin özelleştirildiği sene. Komünistler tarafından günlerce eylem yapıldı. Yemekhanenin girişi kesilmeye, kimse içeri gönderilmemeye çalışıldı. Hatta birkaç gün getirip sandeviç bile dağıttılar. Millet hem sandeviç hem yemek yedi. Velhasıl kelam çok tartışmalar oldu. Sonra yemekhane özelleşti. Yemekler çok kaliteli hale geldi. Üstelik fiyatı da 50 krş'a düştü. Bu sene yemekhane acayip kalabalıklaştı. Liseli akını da cabasıydı. 50 kuruşa yemek olduğunu duyan ergenler yemekhaneye hücum etti. Bu sene hala jeton devam ediyordu.

Sene 2007 2008 - seneye umutlu girildi. Yemekhaneden beklenti yüksekti. Bu sene baya bir catering firması değişti. Kısa süre yemekler kötü çıktı. Sonrasında yemekler düzeldi. Bu senenin en iyi yönü jetonun kalkmasıydı. Artık sadece öğrenci kimlik kartıyla yemek yenebiliyordu. 'İyi, liseli ergenlerden kurtuluyoruz' dedik ama yanıldık. Elemanlar sıraya giriyordu. Sıra kendilerine geldiğinde çevreden bir kart bulup basıyorlardı. Sahibine de parasını veriyorlardı. Adamlar antibiyotiğe sürekli direnç geliştiren bakteriler gibiydi. Hatta dışarıda aralarında bizim yemekhaneden bahsettiklerini duyabiliyordum. Giremedikleri tek yer rüyalarımdı.

Sene 2008 2009 - yemekhane için her yönden dönüm noktası olan bir seneydi. Artık kart okuyucunun başına bir adam dikmişlerdi ve liselileri geçirmiyorlardı. Bu bir zaferdi. İkincisi ise bu sene sabah kahvaltısı ve akşam yemeği başlayacaktı. Öğlen yemeği ücretini 75 krş yaptılar bu sene. Kahvaltı 50 krş, akşam ise 75 krş'tan başladı. Çay parasına kahvaltı yapıyorduk. Yemekler genel olarak güzel, yemekhane doluluğu idealdi. Bu sene ayrıca fakültenin değişik yemekhanelerini de keşfettik (cerrahi monoblok yemekhanesi gibi). Güzel bir seneydi.

Sene 2009 2010 - güzel bir dönem ertesi her şey güzel başlamıştı. Sene içinde bazı bozulmalar oldu. Yemekler kötüleşiyordu. Diğer yemekhaneleri kullanmamız yasaklandı. Akşam yemeği fiyatı 1 tl oldu. Diğerler öğünlerin fiyatları stabildi. Ayrıca fakültenin kontenjanlarının artması yemekhaneyi de vurdu. 1. sınıflar dersten çıktığında yemekhane kuyruğu; 60lı 70li yılların ekmek, tüp kuyruğu gibi oluyordu. Üst sınıflar olarak dersten, pratikten erken çıkmak için 40 takla atıyorduk. çünkü 1. sınıflardan sonra çıktın mı o günkü yemeği unutmak zorunda kalmak vardı. Tam 'liselilerden kurtulduk' derken YÖK'ün verdiği 500 upgrade liseli ile kalakalmıştık. Sene badirelerle geçti.

Sene 2010 2011 - mevcut 1. sınıflar 2 olmuş, bir o kadar da yeni 1. sınıf gelmişti. Onların ders bitiş saatlerinde yemek sırasının ucu bucağı görünmüyordu. Dersten çıkıp bir yemeğe gelişleri vardı; resmen Moğol istilası gibiydi. Yemekhaneye girmek bir dert, girebilsen oturmak bir dert. Yemekler de bazen iyi bazen kötü çıkıyordu. Bu sene çok uğrayamadım yemekhaneye ya da bana öyle geliyor bilmiyorum. Gerek intern olmanın verdiği yoğunluk ve mesuliyet, gerekse senelerin verdiği bir bıkkınlık.

Artık 2011'den sonsuza - her istanbul üniversitesi öğrencisi gibi gazeteye 'öğrenci kimliğimi kaybettim; hükümsüzdür' ilanı verdim. Zaten direk olarak kimliği versem garip olurdu. Bakalım belki arada bir gidip yemek yerim. Bazen nostalji olsun diye bazen ucuz diye bazen tekrardan yemekhanenin nabzını tutayım diye. Belki de ileride yemekhaneden sorumlu öğretim üyesi olurum. Belli mi olur. Yine de ömrümüz geçti burada. Vucudumdaki hücrelerin çoğunun yapıtaşı bu yemekhane kaynaklıdır.

Bu sene yıkım kararın verildi. Fakültede ilk yıkılacak binalardan birisi de sensin. Üzülme, birkaç sene sonra çok daha iyi bir binada, çok daha iyi şartlarda vücut bulacaksın. Değişen bedenin olacak, ruhun aynı kalacak. Yalnızca reenkarnasyona uğrayacaksın. Hadi kendine iyi bak. Farklı vücutlarda olsan da görüşelim arada.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Güneş Girmeyen Eve Doktor Girer

İnsan, fotosentez yapan bir canlı değildir. Yani insanın güneş ışığı ile direk bir ilişkisi yoktur. O zaman güneş görmek ile doktor görmek yani güneş ile sağlık arasındaki bağlantı nedir? Tabi ki bu deyişlerin tam olarak nereden çıktığını belirlemek zor ama parçalar birleştirilerek tahmin yürütülebilir. İşte birkaç parça...

Verem hastalığı (tüberküloz), diğer adıyla ince hastalık;  50 yıl öncesine kadar ilaç tedavisi olmayan, genellikle öldüren, ölmeyenleri de ciddi sakat bırakan bir hastalıktı. 50 sene öncesine kadar verem hastalığının yegane tedavisi güneş ışığı idi. Kanıt olarak da verem mikrobunun, güneş ışığı altında yaşamayan bir mikrop olması gösteriliyordu. Ondan dolayı verem tedavisinde ve bu hastalıktan korunmada bol bol güneş ışığı altında kalma tavsiye edilirdi.

Tarihi 50-60 yıldan öncesine dayanan dahiliye ve göğüs hastalıkları kliniklerinde ya da verem savaş dispanserlerinde geniş balkonlar bulunur. Amaç, verem hastalarının ve güneş ışığından faydalanacağı düşünülen hastalara, hastane dahilinde güneşlenebilecekleri yerler sağlamak. Bunlardan biri de Çapa Dahiliye kliniğidir. Kliniğin hasta odalarında, güneşin ekseri olarak göründüğü taraflarda geniş balkonlar bulunmakta. Bir vizit esnasında hocamıza bu geniş balonların hikmeti sorulduğunda bu cevabı almıştık. Güneş ışığı bu hastalık üzerine ne kadar etkilidir bilemeyiz ama bugün için verem tedavisinde tam iyileşmeyi sağlayan ilaçlar bulunmakta. Bugün için bu ilaçlara ulaşmak yeterli. Bu ilaçlara ulaşamayan Afrika ülkelerine ise verem, hala öldüren ve sakat bırakan bir hastalık.

İnsanlar tıbbı, her hastalığın çaresini bilen bir bilim sanmakta. Oysa ki tıb, çok değil 50-60 sene öncesine kadar hastalıklar karşısında eli kolu bağlı bir bilimdi. Şu an bile çoğu hastalığı tedavi edebilen değil, idare edebilen bir bilim. Siz yine de güneş görmeye bakın. Doktor görmekten iyidir.

2 Şubat 2012 Perşembe

Bugün Ne Götürsem

Sunucu: Evvet sayın seyirciler hepiniz hoş geldiniz.

Sunucu: Şimdiye kadar sağlıkla alakalı pek çok program yapıldı, çok doktor konuk edildi, çok doktor tarafından da bu programlar yapıldı. Talkshow tarzında olan bu programlar artık sıktı. Yeni bir düşünceye ihtiyaç vardı. İşte bu noktada biz, sağlık programıyla değil sağlık yarışmasıyla karşınızdayız.

Alkışlar...

Sunucu: Yarışmamızın jürisi 3 kişilik ambulans ekibinden oluşmakta; ATT Enis, Doktor Huri ve Şoför Cemal. Evet sayın jüri hoşgeldiniz.
Alkışlar...

Sunucu: Sayın seyirciler, sevgili konuklar! Alanında bir ilk olan yarışmamız şöyle olacak:
Ekibimiz gün içinde çıktığı hastaları oylayacak; medikal ve paramedikal açıdan bizi en çok zorlayan hasta bu yarışı kazanacak. Günün kazananına ise tam 100 bin değerinde büyük ödül olacak. Evet sayın konuklarımız ve sevgili seyirciler! Yarışmamız başlıyor.

Alkışlar...

Sunucu: Evet, jürimiz ekip olarak ilk vakasına çıkıyor. İlk hastamız Sıdıka teyze, 55 yaşında. Nefes darlığı şikayeti var. Akciğer seslerinde wheezingleri duyuluyor ve hikayesinde zaten astım hastası olduğunu belirtiyor. Oksijen satürasyonu 93 dolaylarında. Evet Sıdıka hanım kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Sıdıka Hanım: Evet gerçekten kötüydüm şu an. Kendimi tıkayabilmek için bol bol soba dumanı çektim ve soğukta durdum.

Sunucu: Haydi bakalım hocalarımız sizi görsün. Başarılar.

Sıdıka Hanım: Teşekkürler.

Doktor Huri: Evet Sıdıka hanım hoşgeldiniz.  Öncelikle astım ataktasınız bu doğru. Wheezlerinizi taaa buradan duyabiliyorum. Yalnız satürasyonu çok düşürememişsiniz. Tercihen 92'nin altında olsa daha iyi olurdu. Evet tıbbi yardıma ihtiyacınız var ama performansınız daha iyi olabilirdi.

ATT Enis: Evet Sıdıka hanım hoşgeldiniz. Öncelikle tansiyonunuz 12/8, kan şekeriniz ise 99. Tamam hocamın dediği gibi medikal bir ihtiyacınız var ama en azından tansiyon ve şekere de yüklenebilirdiniz. Yani birkaç ünite insülin çaksanız fena mı olurdu? Ben de tam tatmin olmadım ama yine de götürme taraftarıyım.

Şoför Cemal Abi: İlaçlarınızı zaten düzgün kullanmıyorsun. Sonra bu hale geliyorsun. Nasıl insanlarsınız?

Doktor Huri: Neyse Cemal abi oylamaya geçelim. Cemal abi?
Şoför Cemal: Bizimle değilsin.
Doktor Huri: Enis?
ATT Enis: Bizimlesin.
Doktor Huri: Evet Sıdıka hanım durumunuz kritik. Ama her ne kadar çok tatmin olmasam da Bizimlesin diyorum, seni ambulansa uğurluyorum ve devlet hastanesine götürüyorum. Hadi geçmiş olsun.
Sıdıka hanım: Teşekkürler.

Sunucu: Evet sayın seyirciler biraz zor oldu ama yine de Sıdıka hanım bizimle. Alkışlıyoruz.

Alkışlar...

Sunucu: Evet sayın seyircilerimiz sıra 2. vakamızda. Vakamız çocuk bir hasta, ismi Emre, 6 yaşında. Anaokuluna gidiyor. Yarışmamıza yüksek ateş (38,5) ile katılıyor.  Biliyoruz ki çocuk hastalar insanı çokça zorlayabiliyor. Bakalım jürimizi ne kadar etkileyebilecek. Şimdi Emre'nin annesi Balcan Hanıma dönüyoruz. Evet, nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Yarışmayı kazanabilecek misiniz?

Balcan Hanım: Çok iyi bir hazırlık süreci geçirdik. Bol bol soğuk yedik, soğuk içtik, soğukta gezdik. 3 gündür ateşi olmana rağmen çocuğuma hiçbir ilaç vermedim. Nane limon bile kaynatmadım. Ayrıca Emre çok iyi ağlar, ağla oğlum.

Küçük Emre: Iıııı Iıııı Iıııı...

Sunucu: Tamam tamam neyse. Sizi jürimizin karşısına uğurluyor, başarılar diliyorum.

Doktor Huri: Evet Emre hoşgeldin. Evet şu an bir hastalığın var ama soğuk almışsın biraz. Biraz da tonsillofarenjitin var. Başka sıkıntın yok. Yani insan bir 40 derece ateşi bulur da ateşe bağlı kasılma geçirene kadar bekler değil mi? Sonra bu şekilde karşımıza geliyorsunuz. Soğuk uygulama ve biraz ateş düşürücü şurup size yetecektir. Biliyorum ki aile hakiminize yazdırmışsınızdır daha öncesinden.

Balcan hanım: Ama hocam boşuna mı ambulans çağırdık, kaç gündür hazırlandık? Tamam yarışmayı kazanmaya istekliydik ama çocuğum sonunda, çok yüklenemedim. Bari bir antibiyotik felan yazsanız? Ağla oğlum.

Emre: Iıııı Iıııı Iıııı...

Doktor Huri: Gerek yok bayan al çocuğunu.

ATT Enis: Yani hocamında dediği gibi zaten çocuğun her hafta geçirdiği infeksiyon için ambulans çağırıyorsunuz. Olmadı. Özgün olun biraz.

Şoför Cemal Abi: Bunlar zaten sağlık sistemini tıkayanlar.

Doktor Huri: Tamam oylamaya geçelim. Çocuğu salondan çıkartalım. Cemal abi?
Şoför Cemal: Bizimle değilsin.
Doktor Huri: Enis?
ATT Enis: Hocam benim de çocuğum var. Acıdım çocuğa. Bence bir şans vermek lazım Emre'ye. Çok içten ve acı acı ağlıyor. Siz sırtını dinlerken de elinden gelen çirkefliği yaptı. Ben Bizimlesin diyorum.
Doktor Huri: Evde olan ilaçlarla tedavi edilecek ve hastaneye ihtiyacı olmayan bir çocuk. Ben Bizimle değilsin diyorum. Sizi çocuğa soğuk uygulayıp, bıcıbıcı yaptırmanız için küçük leğen ve ateş düşürücü şurup pedifen ve 2 hayırla uğurluyoruz.
Balcan Hanım: ...
Küçük Emre: Iıııı Iıııı Iıııı...

Sunucu: Evet konuklarımızı uğurluyoruz. Sıradaki yarışmacımız Ahmet Bey. 25 yaşında. Modifiye Şahin'iyle trafik kazası yapmış. Düz yolda takla atmış. Ön koltuğa sıkışmış. Şu anda itfaiye tarafından kurtarıldı ve yanımıza doğru geliyor. Evet Ahmet bey neler hissediyorsunuz?

Ahmet Bey: Evet sayın sunucu. Şu an beklendiği gibi çok kötü haldeyim. Böyle bir yarışma ve 100 bin lira ödül olduğunu duyunca girmeye karar verdim. Oturdum ve bira-bademe yüklendim. Bira olmasa zaten yapamazdım. Sırrımı ona borçluyum. İçeride mümkünse, yapabilirsem bir de kusmayı düşünüyorum. Tüm paramı modifiyesine niye harcadığımı bilmediğim arabamı bu uğurda pert ettim. Mutlaka kazanmalıyım.

Sunucu: O zaman en iddialı yarışmacılarımızdan biri olan Ahmet Beyi sırt tahtası ve boyunluğu ile birlikte jürimize doğru uğurluyoruz. Başarılar.

Coşkulu alkışlar...

Doktor Huri: Evet Ahmet bey hoşgeldiniz. Öncelikle trafik kazası yapacaksanız, sırt tahtası ve boyunlukla uygun bir renk giymeliydiniz. Sırt tahtası bildiğiniz gibi kırmızı, boyunluk ise farklı renklerde olabiliyor. Yani kırmızı ya da kahverengi bir pantolon giyseydiniz hem sırt tahtasıyla iyi durur hem de kan veya başka bir vücut sıvısı görmezdi. Muayenenizi yapıyorum evet, sol kolda kapalı bir kırık var. Evet sol kalçada hafif bir hassasiyet var.

ATT Enis: Yani tansiyonunuz 13/7 Ahmet Bey. Şimdilik büyük bir kan kaybı ve iç kanama düşünmüyoruz. Yani tansiyonu da 9/6'dan aşağı düşürüp arada da gidip gelseydiniz bu akşamın favori ismi olurdunuz ama tam olmadı, tam olmadı Ahmet bey.

Şoför Cemal Abi: Ya hoca içip içip karşımıza geliyorlar, gönderin şunu karşımdan.

Doktor Huri: Tamam oylamaya geçelim. Cemal abi?
Şoför Cemal Abi: Bizimle değilsin, leş gibi alkol kokuyorsun. Şimdi arabaya felan da kusarsın felan. Nemize lazım.
Doktor Huri: Enis?
ATT Enis: Yani tablo daha kötü olabilirdi ama sonuçta adli vakasın. Bizimlesin demek zorundayım. Bizimlesin.
Doktor Huri: Enis'in de dediği gibi tablo daha kötü olabilirdi. Mesela şarampole veya kanala felan da sürebilirdin ama sonuçta bu tabloyla buradasın. Giysi-aparat uyumu daha iyi olabilirdi. Dediğimiz gibi seni götürmek zorundayız. Ben de Bizimlesin diyorum. Seni teselli ödülün 500 ml serum fizyolojik ile hastaneye götürüyoruz. Ama çok beklentiye girme. Geçmiş olsun.

Sunucu: Evvet sayın seyircilerimiz. Kusup ortalığı kirletmeden Ahmet Beyi de uğurluyoruz.

Sunucu: Veeee sıra bugünün favorilerinden birisi olduğu düşünen Nurcan'a geliyor. Nurcan 19 yaşında. Lise mezunu. Yakın zamanda nişanlısı ile büyük sorunlar yaşamış. Bu akşam da bize kasılmalar, gözünü açamama, yatak gibi yumuşak yerlere bayılma şikayetiyle başvurdu. Bütün muayenesi normal. Evet Nurcan ne diyeceksin bizlere?

Nurcan: Gözümü açamıyorum. Iııııhhh.

Sunucu: Anlaşılan Nurcan'ın büyük problemleri var. Kendisini alkışlarla jürimizin karşısına uğurluyoruz. Başarılar.

Alkışlar...

Doktor Huri: Evet Nurcan hoşgeldin. Şikayet olarak bayılma, göğüs ağrısı ve boğazında bir şeylerin düğümlenmesi gibi şeylerden bahsediyorsun. Ama tüm muayenende patolojik olan hiçbir şey bulamadım. Bizim görmediğimizi sandığın zamanlarda gözünü felan da açıyorsun. Ayrıca yakın zamanda nişanlınla da tartışıp ayrılma noktasına gelmişsin. Ben sana soğuğum şu an.

ATT Enis: Evet hocam dediğiniz gibi. Tansiyon da 12/8. Yani bu tansiyona da bir çare bulsaydı, çok iyi olurdu. Şöyle ibreyi kırsaydı mesela yüksek tansiyon. Hem ben bu hastayı geçen sene de görmüştüm. ÖSS sınavı açıklandığı gün fenalaşmıştı. 1 senedir kendisine hiçbir şey katamamış. Hiçbir progres yok yani. Olmamış kısacası.

Şoför Cemal Abi: Kızım yavrum neden canınızı sıkıyorsunuz her şeye. Yaşayın hayatınızı. Hayret bir şey. Benim kızım yapacak ki...

Doktor Huri: Tamam tamam oylamaya geçelim. Cemal abi?
Şoför Cemal Abi: Bizimle değilsin.
Doktor Huri: Enis?
ATT Enis: Bizimle değilsin.
Doktor Huri: Yaptıklarınla aileni ve nişanlını baya etkiliyor olabilirsin ama biz bu akşam hiç etkilenmedik. Nurcan kendini üzme, kafaya takma. Teselli ödülü olarak bir ampul serum fizyolojiği kapıdaki arkadaşlardan alabilir, herhangi bir eczane veya tıbbi kuruluşta kendine yaptırabilirsin. Birkaç saat içinde etkisini gösterir ve rahatlarsın. Bizimle değilsin diyor ve seni 3 hayır ile uğurluyoruz. Hadi güle güle. Geçmiş olsun bile diyemiyorum.
Nurcan: (yattığı, kıvrandığı yerden gözünü açıp biranda kalkarak) Nası ya?

Sunucu: Evet sayın seyirciler artık yavaş yavaş nöbetin ve programın sonlarına doğru yaklaşırken sıra 5. yarışmacımız olan Celalettin beye geliyor. Celalettin bey 49 yaşında ve işsiz. 14 yaşından beri günde 3 paket ortalamayla sigara içiyor. Son zamlarla birlikte 2 paket/gün ortalamayla oynuyor. Doktorlar "ayağın kesilir" demesine rağmen sigara içmeye devam ediyor. Son zamanlarda karın ağrısı ile gittiği dahiliye doktorunun yönlendirmesiyle kendisine peptik ülser tanısı konmuş. Son birkaç gün de hiçbir şey yemeden, dertten sıkıntıdan ötürü sigaraya yüklenmiş. Sonunda da mideyi delip, şiddetli karın ağrısıyla karşımıza gelmiş. Evet Celalettin Bey neler diyeceksiniz?

Celalettin Bey: Yıllarca içtim şu mereti. İyi gün kötü gün demeden yaktım. Hiçbir faydasını da görmedim. Sabah radyodan yarışmayı duyunca doktorumun "sigarayı bırakmazsan miden delinir bak" uyarısı aklıma geldi. Ömrüm boyunca şu meretin faydasını görmedim, bari bir defa faydasını göreyim dedim. Ahhh.

Sunucu: Peki parayı kazanırsanız ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Celalettin Bey: Parayla her hastanın yapacağı gibi önce tedavi olmayı düşünüyorum. Artık iyi bir emeklilik hayatı geçirmek istiyorum. Belki de küçük bir iş kurarım. Hayalim ise purolarıyla ünlü Küba'yı görebilmek. Benim için hacı olmak gibi bir şey. Ahhh.

Sunucu: Pekala sizi alkışlarla jürimizin karşısına yolluyoruz.

Alkışlar...

Doktor Huri: Evet Celalettin Bey hoşgeldiniz. Bilgilerinize baktığımız zaman peptik ülser ve yoğun sigara hikayenizi görüyoruz. Muayenemizde ise karında hassasiyetiniz ve defansınız var. Maşallah karnınız tahta gibi. Bunca yıllık emeğe saygı duymak gerekir. Saygı duydum, sizinle tanıştığıma memnun oldum.

ATT Enis: Hocam tansiyon 8/4. Septik şoka da girmiş. Uçurumda yürümek her kişinin değil er kişinin harcı.

Şoför Cemal Abi: Ben de sigara içtim senelerce ama 5 sene önce bıraktım. Bir yaştan sonra bırakmak lazım. Ama ben, Celalettin Beyin ayağı kesilmesi ya da midesi delinmesi ihtimaline rağmen "sigaraya devam" demesine saygı duydum. Azmi ve kararlılığı buradan belli. Takdir ettim.

Doktor Huri: Evet oylamaya geçelim. Cemal abi?
Şoför Cemal Abi: Bizimlesin. Hem de yıldızlı.
Doktor Huri: Enis?
ATT Enis: Tablo gayet başarılı. Bizimlesin.
Doktor Huri: Evet Celalettin Bey tablo gerçekten de başarılı. Özellikle son günlerdeki yemek yememekteki ve sigaraya abanmadaki altın vuruşunuz golü getirdi. Ben de Bizimlesin diyorum ve seni öteki tarafa uğurlamadan ambulansa uğurluyorum.

Alkışlar...

Sunucu: Evet sayın seyirciler bir son dakika golü olmazsa Celalettin Bey, günün favori adayı olarak gösteriliyor.

Sunucu: Evet saatlerimiz gece 04.00'ü gösterirken yarışmaya son saatlerde katılan bir adayımız daha var. Hasan amca. Hasan amca 68 yaşında. Kendisi 23 yıllık emekli. Kendisinde yok yok. Diyabet, tansiyon, sigara ve bilinmeyen daha niceleri. Akşam saatlerinde başlayan nefes darlığını sabahın 4'üne kadar idare etmiş. Akciğerlerinden gelen hırıltı dışarıdan bile duyulabiliyor. Kan oksijen satürasyonu 75 civarında. Ayrıca çocukları tarafından belirtilen gece meydana gelen bir bilinç kaybı öyküsü var. Işık refleksi kendisinde alınamıyor. Alkışlarla Hasan amcayı jürimizin karşısına uğurluyoruz.

Doktor Huri: Evet bakıyorum! Hasan amca beni anlamayacaksın biliyorum ama nefes darlığını bu kadar idare etmen çok iyi bir başlangıç. Evet tansiyonun 22/10. Çok iyi bir rakam. Akciğerlerindeki birikim bize akut akciğer ödemi olduğunu söylüyor. Ayrıca hayatını birçok kronik hastalıkla taçlandırmış ve ne dahiliye ne başka yer bir gün bile doktora gidip takip olmamışsın. Sürekli işini 112 ve ambulansla görmüşsün. Tabi çağrı saatin de gözümüzden kaçmadı. Saat 04.00 hakikaten çok uyuz edici bir saat. Saat yönünden de gayet başarılı. Gecenin başlarında gelen bilinç kaybı ise muhtemel bir inmeyi gösteriyor. Bu inmeyle beraber mükemmel, dört dörtlük bir hasta oluyorsun. Bu halinle bırak ambulansı veya acili, yoğun bakımı bile hakediyorsun. Ben bekleyemiyorum ve Bizimlesin diyorum. Enis?
ATT Enis: Gözlerim yaşardı, ben de Bizimlesin diyorum.
Doktor Huri: Cemal abi?
Şoför Cemal Abi: Hasan'ı tanırdım. Benim kahve arkadaşımdı. Bir günle değil bir ömürle karar vererek Bizimlesin diyorum.

Sunucu: Evet sayın seyirciler, jürinin kararı ne olur, Bugün Ne Götürsem yarışmasının galibi kim olur yarın göreceğiz. Çünkü elimizde 3 tane Bizimlesin almış 2 yarışmacımız var. Sonucu yarın acil servisten gelen haberlere göre jürimizin kararı sonucu açıklayacağız. Yarınki karar gününde görüşmek üzere. Bizlerden ayrılmayın.

...

Ertesi Gün

Sunucu: Evet sayın seyirciler, programımıza hoş geldiniz. Şu anda ambulans ekibinden oluşan jüri üyelerimiz finali kazanan hasta ile alakalı görüşüyor.

Sunucu: Şu anda acil servisteki hastalarımızın bilgileri noter huzurunda geldi. Dünden hatırladığınız gibi 3 Bizimlesin alan 2 yarışmacı finale kalmıştı. Bakalım hastalarımızın durumları ne olacak ve Bugün Ne Götürsem yarışmasını birincilikle tamamlayıp 100 bin liraya uzanan ya da uzanamayıp yakınlarının parayı yiyişini mezarda kemikleri sızlayarak izleyen kim olacak.

Sunucu: Evet sayın seyirciler şu anda jürilerimiz Doktor Huri ile ATT Enis'in derin tıbbi tartışmalarını ve Şoför Cemal Abi'nin derinden duyulan küfürlerini duyuyorum. Sanki jürimiz karara varmış gibi. Evet şu an Doktor Huri yerinden kalktı ve mikrofona doğru ilerliyor. Şimdi söz hocamızda.

Doktor Huri: Evet sayın seyirciler, sevgili konuklar!
Hepiniz programımıza hoş geldiniz. Biliyorsunuz ki dünden 2 yarışmacımız 3 Bizimlesin ile bugüne yani finale kalmıştı. Dün zor bir nöbet, zor bir eleme günü oldu. Bugün ise belki dünden daha zordu. Bütün yarışmacılarımız birbirinden gayretli, birbirinden hastaydı. Özellikle 2 yarışmacımız üstün bir performans gösterdi ve bugüne yani finale kaldı.

Doktor Huri: Finalistlerimizin durumunu dünkü performanslarına ve bugün hastane acil servisinden gelen bilgilere göre değerlendirdik. Bu bilgilere göre Bugün Ne Götürsem yarışmasının birincisini bilirledik. Öncelikle sizlere hastalarımızın son durumunu anlatmak istiyorum.

Doktor Huri: Celalettin Bey, dün hastaneye götürüldükten sonra BT ile peptik ülser perforasyonu tanısı kesinleştirilmiş. Hemen ameliyata alınıp kanaması durdurulmuş, ülsere kısım çıkartılmış. Şu anda durumu stabil şekilde genel cerrahi servisinde yatmakta. Kendisine geçmiş olsun diyoruz. Hakikaten çok başarılı bir yarışmacımızdı.

Doktor Huri: Hasan Bey ise gider gitmez ilk müdahalesi yapılmış, entübe edilmiş, stabilize edildikten sonra beyin BT ile inme tanısı doğrulanmıştır. Ayrıca çekilen EKG'sinde kalp krizi de tespit edilmiştir. Muhtemelen senelerden beridir olan kontrolsüz diyabeti nedeniyle göğüs ağrısını bile fark edemedi adamcağız. Kısa bir süre sonra yoğun bakıma alınan Hasan amca birkaç saat sonunda ventriküler taşikardiye, oradan da ventriküler fibrilasyona girmiştir. Hemen yoğun bakım personeli ve anestezi uzmanı tarafından müdahale edilse de tüm çabalara rağmen kurtarılamamıştır. Ölüm saati sabah saat 07.32 olarak verilmiştir. Naaşı ise hastane morgunda, yarışmanın sonlanıp, yakınlarının bir zahmet cenaze işleri ile ilgilenmesini beklemektedir.

Doktor Huri: Sayın seyirciler görüyorsunuz ki Hasan Amca bir hastalıklar yumağı, bizlere "nasıl yaşamamamız gerektiği" konusunda büyük bir örnek. Hastalıklar o kadar iç içe ve o kadar uyumlu kullanılmış ki oldukça başarılı. Celalettin Bey bile bu vaka yanında sönük kaldı.

Doktor Huri: Ayrıca bununla da kalmayarak, bu kadar hastalığına, bu yaşına,  bu kadar sene doktor yüzü görmemesine rağmen "bu yaşına geldi daha doktora gitmedi, o kadar da sağlıklıydı" diyerek ani ölümünü bir türlü anlamayıp, ölümüne ihtimal vermeyen hasta yakınları, saat 08.00 dolaylarında yoğun bakımda ve acilde arbede çıkardı. Yoğun bakım camları indi, birkaç doktor ve sağlık personeli darp edildi.

Doktor Huri: Bu bilgiden de sonra artık kimin kazandığını anlamış olmalısınız. Yaşasaydı (ayrıca bilinci yerinde olsaydı) Hasan Amca sevincinden ağlardı. Gerek tıbbi durumuyla gerek yakınlarıyla bizi en çok zorlayan hasta Hasan Amca oldu. Buradan kendisini tebrik edip kendisine Allah'tan rahmet dileyerek Bugün Ne Götürsem yarışmasının birincisi olarak Hasan Amca'yı ilan ediyorum. Ve 100 bin değerindeki para ödülünü Hasan Amca'nın yakınlarına takdim ediyorum. Tebrikler efendim.

Alkışlar...

Sunucu: Evet sayın seyirciler muhtemelen tek bölüm olacak yarışmamızda bizden bu kadar. Nöbete girenlere iyi nöbetler, nöbetten çıkanlara iyi dinlenmeler diliyoruz. Esen kalın ama üşütmeyin. Üşütseniz de bizi aramayın.

...

1 Şubat 2012 Çarşamba

Üniversite Hastanesi

Fakültemin kadın doğum nöbetindeydim. Normalde birkaç normal doğum, birkaç sezeryan, birkaç terminasyonla tamamlanan nöbetlerdi. İstanbul'daki çoğu doğum, Zeynep Kamil veya Süleymaniye'de olduğu için fakülte pek yoğun olmazdı. Gece paylaşılabiliyor, birkaç saat yatılabiliyordu. Ertesi gün de işim olduğu için uyumayı düşünüyordum bir yandan.

Geceye doğru saat 23.00 sularında ambulans ile bir hasta geldi. Hasta hemen muayene odasına alındı. Hemşire hanım bir yandan tansiyon almaya çalışırken, diğer yandan asistanlar ve sorumlu uzman hastanın hikayesini dinliyorduk. Hemşire hanım dehşet içinde bana baktı ve "ben tansiyonu alamadım, bir de siz bakabilir misiniz?" dedi. Manşonu bağlarken buz kesmiş kolunu hissettim. Steteskopumu yerleştirdim. Tüm çabama rağmen ben de tansiyon alamadım. Belli ki vücut, beyin gibi hayati organların kan akımını koruyabilmek için kol gibi önemsiz bir yerin kan akımını kesmişti.

Hikayesine göre hasta, dış bir merkezde doğum yapmıştı. İlk başta normal doğum denenmiş ve doğumu hızlandırıcı ilaçlar verilmişti. Çocuğun başı ise normal doğum kanalından çıkamayacak kadar büyüktü. Bu müdahale annenin rahim, rahim ağzı ve idrar torbası gibi doğum yolu üstünde olan organlarını dağıtmıştı. Annede kan kaybı başlamış, çocuk ise az gelen kan nedeniyle oksijensiz kalmaya başlamıştı. Bunun üzerine anne, özel hastanede hemen sezeryana alınmış, bebek alınmış, dağılan organlar da tamir edilmeye çalışılmıştı. Anne ameliyattan çıkmasına rağmen kan değerleri düzelmemişti. Çocuk sağlıklı olmasına rağmen anne saatlerdir eriyip gidiyordu. Bunun üzerine fakültemizle görüşülmüş, fakültemiz de hastayı kabul etmişti.

Hastanın hikayesini dinleyen uzmanımız, hızlıca annenin muayenesini yaptı. Hem rahatça müdahale edebilmek hem de bir an önce annenin acısını dindirebilmek için anneyi ameliyathaneye aldırdı hemen.

Anestezistler yarım saat içinde gerekli tüm hazırlıklarını yaptılar, gereken tüm borularını ve kateterlerini yerleştirdiler ve anneyi uyuttular. Ameliyat sonucu ne olacak bilinmezdi ama en azından annenin acıları dinmişti.

Ameliyathanede neredeyse 15 kişiydik. Kıdemli kıdemsiz anestezi asistanları, bir iki tanesi hariç tüm kadın doğum asistanları, kadın doğum uzmanımız, ameliyat hemşireleri, intörnler, ameliyathane görevlileri,...

Uyuyan anneye ilk kesiyi uzmanımız attı. Önceki günden kalan sezeryan izini tekrar açtı. Normalde el büyüklüğünde olan rahmin yerinde sınırları görünmeyen beyaz-kırmızı bir kütle vardı. Kesi yukarı doğru genişletildi. Hala rahmin sınırına ulaşamamıştık. Kesi neredeyse karaciğer seviyesine geldiğinde ancak rahmin sınırlana ulaşılabildi. El büyüklüğünde olan organ, kan ile dolarak karaciğerden bile büyük hale gelmişti. Kan kaybının sebebi belli olmuştu; alttan kaybedilen kan ve rahimde biriken kan.

Hasta daha ilk geldiğinde kan merkezine birkaç ünite kan ve plazma siparişi verilmişti. Durumun vehameti ortaya çıkınca da verilen kan siparişleri arttırıldı. Hazır olan kanlar da bir yandan hastaya verilmekteydi. Görevliler kan merkezi ile ameliyathane arasında mekik dokumaktaydı. Uzmanımız, diğer kadın doğum uzmanımızın da çağrılmasını istedi. Aynı zamanda dağılan idrar torbası da ortaya çıkmıştı. İdrar yollarının değerlendirilmesi için de ürolojiden birisini istedi. Üroloji asistanı hemen gelip idrar yollarını değerlendirdi. Hasarın kendisinin altından kalkamayacağı kadar büyük olduğunu ve uzmanını araması gerektiğini söyledi. Gelen haberlere göre iki uzman da yola çıkmıştı.

Saat sabaha doğru 02.00'da kadın doğumdan diğer uzmanımız, saat 02.30'da da üroloji uzmanımız gelmişti. Hemen steril olarak yıkanıp, steril kıyafetlerini giyip ameliyata katıldılar. Fakültemizde ilk defa 3 uzmanın aynı anda ameliyatta olduğunu o an gördüm. Kadın doğumcular hastanın yan kısmında, üroloğumuz ise hastanın alt kısmındaydı.

Uzun süren uğraşlar sonucu, hastanın rahminin alınmasına karar verildi ve alındı. Üroloji idrar torbası ve idrar yollarını halletti. Bu süre içinde 10 ünite kan, 8 ünite plazma (tdp) ve sayısı bilinmez torba serum hastaya verilmişti. Hastadan çıkan rahim, tüm büyüklüğü ve heybetiyle yeşil örtünün üzerinde duruyordu. Hasta için kullanılan steril gazlı bezler kendi içinde bir dağ büyüklüğüne gelmişti.

Ameliyatın ince işçilik kısmı saat 05.00'te bitmişti. Geriye sadece karın duvarının ve derisinin dikilmesi kalmıştı. Saat 05.30'da da tüm işlemler bitmişti. Bitişle beraber hasta servise çıkarıldı. Görevliler görev yerine, görevi bitenler ise dinlenmeye çekilmişti.

İşin ilginç yanı ise o saate kadar ameliyathanede tek bir of sesi bile duyulmamıştı (Arada, çocuk çıkmayacağı halde normal doğumu hızlandırmaya çalışıp bu duruma neden olan kadın doğum uzmanı yadedilmedi değil tabi). Çünkü herkes hayat kurtarmanın verdiği haz içerisindeydi. Çünkü herkes üniversite hastanesinde olmanın, o konuda son merkez olmanın gerektirdiğini yapmaktan memnundu. Belki de üzgündüler. Çünkü burnu aktığı halde üniversite hastanesine gelen aile hekiminin halledebileceği hastalar göreceklerdi, belki de ufak bir devlet hastanesinde bakılabilecek basit bir akıntı ile uğraşacaklardı. İşte insanlara asıl koyan buydu; üniversite hastanesini haketmeyen kalabalık insan güruhu ile uğraşmak, sevk sistemini getirmeyerek üniversite hastanelerini tıkayan bir sağlık sistemi içerisinde bulunmak.

Üniversite hastanesi ne midir? Üniversite hastanesi işte budur...