15 Kasım 2011 Salı

Prozac Toplumu

Toplumumuzda aşırı miktarda bulunan hastalıklardır psikiyatrik hastalıklar. Depresyon, fobiler, panik atakkonversiyon bozukluğusomatizasyon bozukluğu ve daha niceleri...

Yakınıyla tartışıp fenalaşanlar mı dersin? İlgiyi üzerine çekmek için hasta numarası yapanlar mı dersin? Sürekli çocuğunun hasta olduğunu düşüneni mi dersin? Muhteşem Yüzyıl dizisini bitirip fenalaşan, dizisini bitirmeden hastaneye başvurmayan mı dersin? Büyük diziler sırasında hastanelerin sinek avlayıp dizi bittikten sonra gelen hasta akınını mı dersin? Yaprak Dökümü dizisinin finalinde tek Allah'ın kulu olmayan acili mi dersin?

Kimseye bakmaktan kaçtığımız yok ama milletime acıyorum. Psikolojik açıdan sıkıntılıyız. Ondan dolayı da her gün her saat takip edilecek bir dizi, bir program, bir evlilik programı var. Resmen televizyonla uyuyor, televizyonla rahatlıyoruz.

İnception filminde sürekli rüya görmeye gelen yaşlılar için, the dream has become their reality, diyor. Yani 'onların rüyaları gerçekliği olmuş'. Bizim de millet olarak gerçekliğimiz de televizyon olmuş. Programlar bitince gerçeğe dönüyoruz; bu da bizi hasta ediyor.



Batı'da çok yaygın olan depresyon bizde de artık çok yaygın. Etrafınızdaki her 5 insandan 1 tanesi depresyonda, 10 insandan 1 tanesi antidepresan kullanıyor. Toplumda ayıplanacağı, dışlanacağı gerekçesiyle de kimseyle sıkıntısını paylaşmıyor. Bundan dolayı sayı size çok fazla gibi görünmeyebilir ama kim ne derse desin gerçek bu. Artık biz de 'Prozac toplumu'yuz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Halk Sağlığı

Zaten önemli olan ve giderek daha da önem kazanan bakir bir dal halk sağlığı.

Özellikle ülkemiz Türkiye'ye baktığımızda çok iyi doktorlarımız var. Sağlık sistemimizdeki asıl problem doktorlar gibi gösterilmek istense de asıl problem aşikar şekilde devlet politikaları.
Mesela ülkemizde tedavi edici hekimlik var; koruyucu hekimlik yok. Halkı geçtim, aile hekimleri ve herhangi bir uzman hekim dahi koruyucu hekimlik açısından bilgilendirilmemekte. Kimseye koruyucu hekimliğin önemi anlatılmamakta. Ufak bir idrar tahliliyle erkenden tanınıp önlenebilecek bir böbrek hastalığı diyaliz gerektiren son dönen böbrek yetmezliğine dönebilmekte. Hem devlete büyük yük, hem hastaya büyük eziyet ve zulüm... Bugün arabalarımız dahi yılda birkaç defa zorunlu muayeneye girmekte. Kendi halkına böyle bir denetim koymayan devlet, kendi insanına bir araba kadar değer vermiyor demektir. Yine de sorumlusu doktor mudur bunların? Kendinize sorun.

İşte bu noktada devreye giden kişiler ise halk sağlığı uzmanları. Örneğin yabancı ülkelerin sağlık politikaları Dünya Sağlık Örgütü'nün hedefleri ve önerilerine göre belirlenmekte. Dünya Sağlık Örgütü ise tahmin edin kimlerin yönetiminde? Halk sağlıkçıların.

Bu yönden halk sağlığı dalı çok değerli.

Halk Sağlığı Yan Dalları (Public Health Fellowship)


Dünya genelinde sağlık politikalarına yön verebilmek için uzmanlık sonrası yan dal çalışmaları da yapmak gerekiyor. O zaman halk sağlığı yan dallarına bakalım. Departmanlar Harvard Halk Sağlığı Okulu sitesinden.

- Department of Biostatistics - Biyoistatistik
- Department of Environmental Health - Çevre Sağlığı
- Department of Epidemiology - Epidemiyoloji
- Department of Genetics and Complex Diseases - Genetik ve Kompleks Hastalıklar
- Department of Global Health and Population - Küresel Sağlık ve Nüfus
- Department of Health Policy and Management - Sağlık Politikaları ve Yönetimi
- Department of Immunology and Infectious Diseases - İmmünoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları
- Department of International Health - Uluslararası Sağlık
- Department of Mental Health - Zihinsel Sağlık
- Department of Nutrition - Beslenme
- Department of Society, Human Development, and Health - Toplum, İnsani Gelişme ve Sağlık


Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Yan Dalları


Halk Sağlığı ve Klinik Tıp Bilimlerinin Karşılaştırılması 

SONUÇ

İnsanlığa hizmet etmek için tıbba giren biz hekimlerin insanlığa en iyi hizmet edebilecekleri yer poliklinik köşeleri değil, halk sağlığı camiası galiba.

Hem ne demiş İngiliz bir hekim koruyu hekimlikle alakalı: "Doktorun akıllısı sağlıklı insanla ilgilenir." Ama yok cebimizi doldurup insan sağlığını 2. plana atmak istiyorsak poliklinik köşelerini mesken tutmamız lazım. Karar bizim...

10 Kasım 2011 Perşembe

Bilgi, Genel Kültür ve Uzmanlaşma

İnsan düşünen bir hayvandır der Aristo herkesin bildiği gibi. Yani insanı hayvanlardan ayıran şeydir düşünmek. Düşünmek kavramının içerisinde 'bilmek' ve tüm bilişsel eylemler var.

İlk çağdan beri bilişsel faliyetler devam etmekte. Bu bilişsel faliyetlerin toplamı bilimi ve felsefeyi oluşturmakta. Bilim ise birikimsel şekilde yani yeni bulunanlar eskilerin üzerine eklenecek şekilde devam etmekte. Bu da literatürün sürekli genişlemesi, çağımız itibarıyla da tamamına hakim olunmayacak seviyeye gelmesi demek.

Muhakkak ki insan bu dünyada bilmeli, öğrenmeli. Ama nasıl bir bilgi? Her çağın her bireyin gereksinimleri ve tarzı farklı. Bilgi de gereksinimlere, tarza ve çağa göre şekil değiştirmekte.

Çağlara Göre Bilgi ve Düşüncenin Değişimi

İlk çağda insanların önem verdiği kavramlar; hayatta kalabilmek, yaşamını devam ettirebilmek gibi hayvani tarafın daha ağır bastığı içgüdüsel şeylerdi. 'Su ne tarafta' 'ormanda avlanmanın yolları' gibi soruların cevapları her şeyden daha önemliydi. Düşünmek ve özellikle felsefe bu çağda istisna idi. Düşünenler de doğa felsefesi, varlık felsefesi gibi çok temel konular üzerine düşündüler.

Orta çağ ise dinsel konuların etkisi altında kalmıştır. Batı dünyasından din mevzuu skolastik düşünceye neden olurken, Doğu özellikle de İslam dünyasında din mevzuu tam bir kalkınma ve ilerlemeye neden olmuştur. Bu çağa damgasını vuran düşünürler İbn-i Sina, İbn-i Arabi, Farabi, İbn-i Rüşt gibi müslüman düşünürler olmuştur. Popüler konular ise felsefe, tıb, astronomi, matematik, mantık gibi temel pozitif ilimler ve dinsel bilimler olmuştur.

Yeni çağ ise tam bir bilgi çağı olmuştur. İlim ve fen patlama yapmış, dinsel konular geriye çekilip pozitif ilimlerin öne çıkmış, inanç yerine neden-sonuç teşvik edilmiş, ilim ve fende çok geniş buluşlar yapılmış ve tüm fenler birçok alt başlığa ve parçaya ayrılmıştır.

Orta Çağ ve Yeni Çağda Bilginin Karşılaştırılması

Orta çağda çok geniş olmayan pozitif bilimler tamamen öğrenebilecek seviyedeydi. Bundan dolayı tüm ilimlerden bir şeyler bilenler bu çağda alim sayılıyordu. Örneğin İbn-i Sina her ne kadar tıb ilmiyle özdeşleşmiş olsa da uğraştığı alanlar; geometri, mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim gibi geniş bir alana yayılmıştı.

Yeni çağda ise bilginin ön plana çıkması ve her geçen gün yeni şeylerin literatüre kazandırılması sonucu insanların her alanı yakından takip etmesi zorlaştı ve insanlar daha küçük alanları takip edebilir hale geldi. Ayrıca küçük alanlarda geniş bilgiye sahip kişi ihtiyacı ortaya çıktı.

Tüm bunlar ise yeni çağda 'uzmanlaşma' kavramını beraberinde getirdi.

Uzmanlaşma Genel Bilgi ve Genel Kültür

Her şeyden bir şeyler bilmek ve bir şeyden her şeyi bilmek. Siyah ile beyaz gibi arasında mesafeler olan iki kavram. Her alandan bir şeyler bilmeye genel kültür, bir alanda her şeyi bilmeye ise uzmanlaşma denir.

Çağımızın mutlak gereksinimidir uzmanlaşma. Genel kültür ise uzmanlaşma ile kaybedilendir. Çünkü insanlar bir konuyla alakalı derinlemesine bilgiye battıkça geneli gittikçe boşlamaya başlarlar ve sürekli beslenmediği sürece genel kültür körelir.

Örneğin Amerika'da yüksek tahsilli olup yaşadığı ülkenin başkentini bilmeyen insanlar vardır. Çünkü Amerika tam bir uzmanlaşma ülkesidir. Kişiden işinin, dolayısıyla uzmanlık dalının haricinde herhangi bir şey bilmesi beklenmez. Kişiler de kendi dalında en iyi olmaya bakar, geri kalan konularla ise kendi istek ve meraklarına göre ilgilenirler.

Amerika'yı görüp ülkemiz Türkiye'de de aynı muameleyi beklemeyin. Çünkü Türkiye'de herhangi bir dalda 'okumuş' kişi herhangi bir konuda fikir danışılabilecek insan olarak algılanır. Yani bizim ülkemizde insanların beklentisi, yüksek tahsil görmüş birinin her alanda bir fikri ve bir görüşü olması gerektiğidir. Bu da bizim ülkemizde genel kültürün ehemmiyetini arttırır. Mesela Amerika'daki bir doktorun işinden başka bir şey bilmeme lüksü olabilir ama benim görüşüm benim ülkemde yoktur. Aksi takdirde insanların gözündeki değerinizde düşüş yaşanabilir. Tabi sonunda bizim de geleceğimiz yer Amerika'nın bugünkü hali. Bizim ülkemizde de yavaş yavaş 'işini bilsin yeter' görüşüne geliniyor. İnsanlar uzmanların işini ne kadar iyi bildiğine bakıyor. Ama biraz daha zamanımız var.

Uzmanlaşma-Genel Kültür Spektrumunda Olunması Gereken Yer

Uzmanlaşma kişinin mesleğini belirlerken, genel kültür ise kişinin dünyaya bakışını ve o kişinin vizyonunu belirler. Uzmanlaşma, çağın gereksinimlerine göre insanın günlük yaşamdaki yerini belirlerken, genel kültür ise kişinin ufkunu alabildiğine açmaktadır. Bu ikisi de birbirinden kıymetli şeylerdir gözümde.

Peki bu ikisi arasındaki denge nasıl tesis edilebilir?

İnsan, yaşadığımız çağda kendine sağlam bir yer edinebilmek için muhakkak uzmanlaşmalıdır. Uzmanlaşırken de genel bilgiden uzak kalmamalıdır. Genel bilgi dediğim meslek içi genel bilgi ve yaklaşımdır. Mesela dahiliye alanında uzmanlaşan bir hekim genel tıp bilgisinden, dahiliyenin üzerine yan dal olarak herhangi bölüm yapan bir hekim dahiliye ve tıp bilgi ve yaklaşımından uzak kalmamalıdır. Tabi ki kendi uzmanlık veya yan dalı konusunda da kendisini mükemmel yetiştirmeli ve alanının en iyisi olmaya çalışmalıdır.

Bunların haricinde bir de genel kültür vardır. İnsanın hayata bakış açısını geliştirebilmesi için genel kültür çok önemlidir. Genel kültür okunan kitaplarla, gezilen yerlerle, katılınan kültürel aktivitelerle alakalıdır. Özellikle toplumumuzda okumuş yani yüksek tahsilli kişilerden genel bir hayat görüşü, bazı konularla alakalı fikir sahibi olmaları beklenir. Bu açıdan çok da elzem olmasa da her konuda bir şeyler bilmek, en azından her konuyla alakalı fikir sahibi olmak önemlidir.

Tabi bazıları için genel kültür zorunluluk değil bir önceliktir. Çünkü mevcut çağ, içinde bir sürü uzmanı barındırırken genel bilgisi iyi olan, konulara genel yaklaşımı olan insan bakımında fakirlik çekmektedir. Bu açıdan da genel kültürü olan, genel yaklaşımı olan insanlar ön plana çıkmaktadır.

Sonuç

K işinin uzmanlaştığı bir primer dalı olmalı, bunun yanında da hem mesleki hem genel olarak yaklaşım kaybedilmemeli, sosyal planda insan kendini tek bir alana hapsetmemeli ve genel kültürden uzak kalmamalıdır.

Uzmanlaşmanın ehemmiyetini kimse yadsıyamaz. Bunun yanında da genel kültürü zayıf bir insanın dünyevi ve düşünsel meselelerden ne kadar uzak olduğu da yadsınamaz. O zaman 'genel bakış açısını kaybetmeden uzmanlaşmak' ve 'genel kültürden kopmadan uzmanlaşmak' ana amacımız olmalıdır.

İbn-i Sina (Avicenna) ve Mustafa Kemal (Atatürk)

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk ile alakalı bir anısını şöyle anlatmıştır:

"Huzurunda bulunmak mutluluğunu tattığım günlerden birisindeydi (15 Mayıs  1932). Zihinleri açık tutmak için uyguladığı usulle ani bir soru ortaya attı:
- Bizde çağının zirvesine erişmiş ilim adamı var mı?
- Var efendim, dedim.
- Kim?
- İbn-i Sina.
- Hangi branşta ?
- Tıp'ta.
- Hangi eseriyle ?
- El Kanun Fi't-Tıbb adlı büyük eseriyle.

Baktım... Yüzünde bir memnunluk ifadesi belirdi, sordu:

- Kitabının adını "Tıp İlmi" veya "Tıp Fenni" demeyip Tıp Kanunu demesini nasıl izah edersin ?

Doğrusu bu soruya hiç hazır değildim.

- Ancak bir tahmin ileri sürebilirim, dedim.
- Nasıl bir tahmin ?
- Kitabına ancak kesinlikle doğruluğuna emin olduğu sonuçları aldığını söylemiş olabilir.
- Hayır, dedi. O zaman herkesin kitabına kanun demesi gerekirdi.

Bir durgunluk oldu. Birkaç dakika sonra beni hayran etmiş olan şu açıklamayı yaptı:

- Kanun ne türlü ilimlerde bahis konusu olur ?
- Pozitif ilimlerde.
- Bu doğru, yalnız İbn-i Sina'dan önce tıbba "Müspet İlim" diyen olmuş mudur ? Tıp bilginlerine ne ad verilirdi ?
- "Tecrubi Tıp İlmi" mevcut olmadığı dönemlerde "Sezişler" "Görgü Ürünleri" biraz da "Mantık Kontrolü" bahis konusu idi.
- Şu halde İbn-i Sina'dan önce tıbbı, pozitif ilimlerden sayan kimse, mesela Yunan ve Romalılarda görülmediğine göre tıbbı pozitif ilim olarak benimseyen ilk gözlemci ve düşünür İbn-i Sina olmuyor mu ?
- Paşam son derece kıymetli bir gerçeği ve ölçüsünü ortaya koydunuz."

İbn-i Sina 980-1037 yılları arasında yaşamış ünlü bir alim, Mustafa Kemal ise 1881-1938 arasında yaşamış ünlü bir siyaset ve fikir adamı. İkisi de paralel tarihlerde yaşamışlar ve aynı yaşta ölmüşler.
 
İbn-i Sina ilmiyle Avrupa'da Avicenna olarak ün salmış. Hatta Hipokrat ve Galen ile beraber resmedildiği bir tabloda diğerlerinden daha üstün bir yere oturtulmuş. Mustafa Kemal ise yaptıklarıyla bir kavmin atası manasında Atatürk ismine layık görülmüş.


Avicenna

Yukarıda Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ın bu hatırasını okuduktan sonra dedim ki: "İbn-i Sina 1000 küsür yıllarında yaşamış ama anlaşılabilmesi için 1900'lü yılları beklemesi gerekiyormuş."

İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle yüksek bir dimağ. Ve yıllar geçtikçe de anlaşılmaya ve değeri artmaya devam ediyor.

4 Kasım 2011 Cuma

Beyin Tehciri

Yerinde yanlış kullanılan beyin göçü kavramının yerine kullanılması gereken kavram.

Çünkü Türkiye'de beyinler kendiliğinden göç etmiyor, planlı bir göçe tabi tutuluyor, yani ülkede barındırılmıyor. Bunun sebebi de mevcut bilim kurumlarından devlet erkanına kadar geniş bir yelpazede birçok yetersiz, kabiliyetsiz, basiretsiz insan bulunması. Yeterli, kabiliyetli, dirayetli insanların yanında bu özellikleri sırıtacak, belli olacak diye bu insanlara müsamaha gösterilmiyor.

Bunun son örneği ise yabancı doktor mevzuu. Yurtdışında çok iyi yerlerde eğitimini tamamlamış ve ülkesine dönmek isteyen yerli doktorun önüne birçok bürokratik engel koyan devlet, eğitim düzeyi ve kalitesi bilinmeyen yabancı doktorların önünü açıyor. Johns Hopkins, Harvard gibi Amerika'nın best hospital listesinde bulunan üniversitelerde eğitimini tamamlayıp dönmek isteyen nice yerli doktorumuz var ama ülkedeki bu anlayış yüzünden geri dönmüyorlar, dönemiyorlar. O zaman şu soruları kendimize sormamız lazım: Doktor ihtiyacını kendi yerli doktorumuzla kapatmak daha mantıklı değil mi? Niye iyi yerlerde eğitim almış insanların önüne denklik, vb birçok engel çıkarılıyor ama ne olduğu belirsiz doktorlarda hiç şart aranmıyor? O zaman bu yapılan kaliteyi artırmakla alakası olmayan sırf piyasayı kırmak, insanları birbirine düşürmek için yapılan bir hareket değil midir?

Yanlış anlaşılmasın, insanların gözünde yerli doktorlar para derdine düştü imajı oluşabilir. Şöyle bir şey var ki; yabancı doktorların gelmesi sadece yerli doktorların değerini arttırır. Çünkü bizim halkımızın dilinden sadece bizim doktorumuz anlar. Başkası zor. Mesela normalde Türkiye'de çalışan ama haftanın birkaç günü Almanya'da poliklinik yapmaya giden doktorlarımızı örnek verebilirim. Çünkü vatandaşımız nerede olursa olsun kendi doktorunu arıyor. Örneğin yurtdışına gitmiş dönmüş arkadaşlar doktorlarımızın değerini çok daha iyi anlıyor. Çünkü yurtdışında acil olmayan bir reçeteyi acile yazdırmazsınız, hatta muayene dahi olamazsınız. Düşük yapmış kadına "sen zaten düşük  yapmışsın evine geri dön" diyerek acilden içeri dahi almıyorlar orada. Türkiye'de ise, ilaç kısmını bilmem ama, en azından muayene edilir ve acil bir şey olup olmadığı kontrol edilir. Heyhat kendi doktorunuzun kıymetini bilmeniz için dışarı çıkmanız ya da dışarının içeriye gelmesi gerekecek.

Son olarak;  Devrim Arabaları filminde de dendiği gibi; "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Biz de cezamıza razıyız.

30 Ekim 2011 Pazar

1932'den 2012'ye İstanbul Üniversitesi


İstanbul Darülfünunu hakkında rapor, 1933 üniversite reformuna temel olan, 1932 yılında Prof. Malche'ye bizzat Atatürk tarafından hazırlatılan rapordur.

Raporda tüm yönleriyle İstanbul Darülfünunu ele alınmıştır. Tabii ki en ayrıntılı incelenen ve en çok ehemmiyet verilen konu kurum hocalarının yeterliliğidir. Çalışmalar sırasında kurum hocalarına çeşitli soruların bulunduğu birer form verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Formda bilinen yabancı diller, şimdiye kadar alanıyla alakalı kitap yazıp yazmadığı, yabancı dilde yayını olup olmadığı, tüm yayın sayısı gibi sorular vardır. Doldurulan formdaki her maddeye puan verilir ve hocalar değerlendirilir. Tüm öğrencilerle görüşülür. Hademelere dahi fikirleri sorulur. Sonuçta ortaya 95 sayfalık bir rapor çıkar.

En çok dikkatimi çeken ve beni üzen ise 80 sene önce bu zamanlar Türkiye'ye gelen Prof. Malche'nin hazırladığı rapordaki hususların bugün bile değişmemesi. İşte rapordan bazı maddeler;

- Talebeler henüz harp nesli olup, kötü bir orta tahsilin etkilerinde bulunmaktadırlar. Talebe seviyesi okudukları vilayetin veya lisenin mahiyetine göre çok değişmektedir.

- Türkçe yayın yeteri kadar yoktur. Yabancı yayınları okuyup anlayacak öğrenci sayısı çok azdır.

- Darülfünun profesörlerinin umumiyet itibariyle az para aldıkları doğrudur. Maaşlarıyla orta tedrisattaki maaşlar arasındaki fark pek azdır.

- Eğitimle alakalı kötü bir şahsiyetçilik mevcuttur. Şuurlu bir yön veriş yoktur. Bazen bir profesör veya profesör grubu kendi fikirlerinin hakimiyeti temin etmektedir.

- İmtihanlar çok sıkı olmalı ve hafzadan (ezberden) ziyade talebenin malumatını tatbik sahasını bulabileceği ameli (pratik) meseleleri ait bulunmalıdır.

- Bir dersin bir seneden öbür seneye hiç değişmediğini veya değişmemiş denecek kadar az değiştiğini gördüm. Bunun değiştirilmesi gerekir.

- Verilen dersler bir fennin ansiklopedik bir tarzda özetini teşkil eylemektedir.

- Derslere ait kitaplar bulunmadığı cihetle profesörlerin kitap yazması için telif ve neşre (yayına) davet olunmalıdır.

- Talebenin ellerinde dere esnasında aldıkları notlardan başka bir şey yoktur. Talebenin büyük kısmı taşradan gelmekte ve lisan durumları zayıftır.

- İstanbul Darülfünunu'nun en büyük zaafına parmağımızla dokunuyoruz. Bilhassa kliniksiz ve laboratuvarsız fakültelerdeki, şahsi mülâhazalara (yorumlara) ve araştırmalara yeteri kadar sevk ve tahrik edilmiş bulunmuyorlar.

- Kütüphane saat dörtte kapanmakta ve dışarıya kitap vermemektedir. Çok büyük bir salonda bulunan tıp kütüphanesi şayanı hayret bir fakr (fakirlik) içindedir.

- Talebeler, bu büyük şehre geleli kendilerini yalnız ve pek fakir bir halde ve adeta kaybolmuş gibi bir vaziyette hissettiklerini söylediler. Darülfünunların görevi bir görev eğitiminden ibaret değildir. Bir vazife-i terbiyeviyeleri (eğitim görevleri) de vardır.

- Talebeler, mühim bir ecnebi lisanı zahmetsiz derecede okuyup anlayacak kadar bir şekilde bilmeleri gerekir.

- Birinci sene lisan öğretilmelidir.

- Teorik ve sözel dersler azaltılmalı, talebeye dersin detayı için kitaplara başvurması söylenmelidir. Talebeler kendi kendine soru soran, karşılaşacakları sorunları tartışan bir hale getirilmelidir.

- Fikri ve ilmi teşekkülle hayat arasında sıkı ilişki olmalıdır. Gerçeğe uygun olmayan, soyut ve teorik derslerle mücadele edilmelidir.

- Tahsilleri müddetince pek az doğum vakasında bulunacakları yerde (bir profesör doktorasından önce tek bir doğumda bulunmadığını söyledi), talebeler bu vakalardan 100 tane, 150 tane görmelidirler.

- Darülfünun'da ödüllendirme olmalı, talebeye ödül verilmelidir.

- Talebenin hayatı düzenlenmeli, her sene başında talebe, emine (yani fakülte dekanına) takdim edilmelidir. 

20 Ekim 2011 Perşembe

Kitaba Çıkmak


Kimisinin zevki, hayatın hayhuyundan kurtulma şekli balığa çıkmaktır. Balık sırasında tüm sıkıntılarını unutur. Kimisinin zevki de kitap okumaktır.

Kitap aşıklarının bazısı kitap almayı bir ritüel haline getirir. Onlar için kitapçıya doğru gidiş, balık tutmak için doğa harikası bir göle hareket etmekten farksızdır. Tiril tiril giyinilir, ekipman tamamlanır ve hedefe doğru sapmadan hareket edilir. Çünkü onları, geçerken uğrayan diğerlerinden ayıran budur.

Kişi beklemeden atar oltasını kitapçının asil ve heybetli kitaplıklarına. Bir manada aktif bir bekleyiştir bu. Rafların arasından bir kitabın oltaya takılmasını bekler avcı. O olta kişinin merakıdır. Arada bir gövdede kıpırdanmalar olur ve en sonunda bir av oltaya düşer. Şimdi başlayan ise cedelleşmedir. Kitabın ele alınıp incelendiği, alınıp alınmayacağına karar verilecek olan an cedelleşme anıdır. Balık ile kitap arasındaki fark; balığın can derdine düşüp kaçmaya çalışması, kitabın ise tüm cazibesini devreye sokmasıdır. Asıl cedelleşme kişinin içinde ego ile süperego arasındadır.

Tüm cedelleşmelerin ve seçilim sürecinin sonunda ilim avcısı, okunmaya değer gördüğü muhtemel avıyla evine döner. Artık avın bünyeye kazandırılmasının vakti gelmiştir. İlk akşamdan da sofrayı süsleyebilir ya da daha sonra tüketilmek üzere bozulmaması için evdeki raflardan birine konur, belli olmaz. Kitap ele alınıp okunmaya başlandığında ise afiyetle dimağa indirilir. Balık nasıl vücudumuza bir yapıtaşı olarak katılıyorsa, kitap da bizi biz yapan beynimizde bir yapıtaşı olarak yerini alır ve asıl vazifesini görür.

Sonuçta herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi balık tutmaktan hoşlanır, vaktinin çoğunu bu işe ayırır, balık tutarak rahatlar. Bazı insanlar da kitap okumaktan hoşlanır. Balık tutan kişi ne kadar sabırlıdır değil mi? Akşama küfesi boş eve dönme ihtimalini bilmesine rağmen hiç heyecanını kaybetmez. İşte kitap okuyan kişi de bu hislerle hareket edebilmelidir. Ancak bu tarzda düşünen insanlar ki kitap okumanın sırrına erenlerdir. Yoksa bu nice okumaktır.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Synthesis


"Bir ayağım merkezde diğeri de pergel gibi yetmiş iki âlemde." Mevlana

Her şey dünyevi ve uhrevi olarak ikiye ayrılabilir. İslam dininde hiçbir zaman ruhbanlık sınıfı olmamıştır. Herkes dünyadan nasibini almaya çağrılır. Zira dünyanın da bizim üzerimizde bir hakkı vardır. Müslüman, iki kanatlı bir kuşa benzetilir. Bir kanadı dünyevi, diğer kanadı uhrevidir. İki kanadı olmayan kuş uçamaz. Bundan dolayı Mevlana, semahıyla kanatlanırken, bir ayağını dine sabitlemekte, diğer ayağıyla dünyayı ve yetmiş iki âlemi dolaşmaktadır. Belki de budur, bugünün insanının bir seneye Mavlana senesi demesinin nedeni. İnsanlığın bunu anlaması yüzlerce sene sürer.

Beyin, sağ ve sol yarım küre olmak üzere iki yarım küreden oluşur. Sağ beyin duygusal zekadan, sol beyin ise rasyonel yani matematiksel zekadan sorumludur. Ayrım bu kadar keskindir. Bizi biz yapan ise bunlardan birisi değildir. Corpus callosum denilen yapı, sağ ile sol beynin koordineli çalışmasını sağlar. İşte bizi biz yapan da budur; birisi duygusallığı, öteki rasyonelliği simgeleyen iki yarım kürenin sentezi, koordinasyonu.

Dünya milletleri doğu ve batı toplumları olarak ikiye ayrılabilir. Batı toplumları mantığı, akılcılığı, nedenselliği, rasyonelliği temsil ederken; doğu toplumları hissi, inancı, teslimiyeti, duyguyu temsil eder. Bir yarım küresi olmayan bir yer dünya olmayacaktır. Ondan dolayı bu iki ekol de dünyanın rengidir.

Bu iki ekol, ancak bir fertte, bir halkta, bir medeniyette, bir kültürde birleşebilir. Öyle bir medeniyet, öyle bir halk ki aklını yitirmemiş, hissi melekelerini kaybetmemiş. Semaha başladı mı bir ayağı sabitken, diğer ayağı ile dünyayı gezebilen fertlerde, bu fertlerin kültüründe, bu kültürün coğrafyasında.

Daha önce bu iki ekolü bir araya getirmiş olan Helen topraklarının üzerinde bulunan, gerek coğrafi gerek kültürel olarak iki kıtayı iki ekolü bir araya getiren, hem Asya'yı hem Avrupa'yı ihtiva eden bir şehirdir İstanbul. Dünyalı olunmaya en çok yaklaşılan şehir. İstanbul... Asya'nın elini Avrupa'ya uzatan, Avrupa'yı Asya'ya yakınlaştıran şehir. Haç ile hilalin, cami ile kilisenin aynı kareye girdiği şehir. Ferdinin, halkının, medeniyetinin, kültürünün bir başka olduğu, bir başka olması gerektiği şehir. Üzerinden en çok sanat icraa edilen şehir. Dünyanın sentez olduğu, kimilerine göre dünyanın başkenti. Belki de bir manada dünyanın corpus callosum'u.

İnsanı, ferdi ve halkı, medeniyeti, kültürü, coğrafyası dünyanın başından beri gelinebilmiş en yüksek anlayış ve kavrayış seviyesinde. Kimisi toprağın altını, kimisi toprağın üstünü bekliyor. En nihayetinde hepsi dünyayı bekliyor.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Rüya, Korku ve Fantezi


Beyinle ve algıyla alakalı olmalarından başka ortak yanları yokmuş gibi görünen, oysa ki binlerce yıldan beri kardeş olan üç kavram. Kökleri Eski Yunan mitolojisine dayanıyor.

Morpheus, Yunan mitolojisinde düşler tanrısıdır. Babası uyku tanrısı Hypnos ve annesi gece tanrıçası Nyx'tir. İnsanların rüyalarına girebilme onlara rüyalarında görünebilme yetkisine sahiptir. Ovidius, Metamorfozlar'ında şöyle bahseder; Morpheus rüyalardaki insan unsuruna odaklanmıştır, buna karşın kardeşleri Phobetor hayvan unsurundan ve Phantasos da cansız objelerden sorumludur. Morpheus özellikle kralların ve kahramanların rüyalarından sorumludur. Morpheus' un kardeşi Phobetor kabus, Phantasos ise fantastik rüyalar gördürür.

Morfin eski adıyla 'morphium', adını Morpheus'tan ve onun rüya görmeye sebep olan gücünden alır. Korku diye bilinen fobi, adını kabus görmeye neden olan tanrı Phobetor'dan alır, fantezi kavramı da yine Morpheus'un kardeşi olan Phantasos'dan gelir. Birbirleriyle çok ortak noktaları olmasa da sonuçta kardeş üç kavramdır rüya, korku ve fantezi.

Eskimeyen Dostlar


Uzun senelerin ardından artık ayrılık vakti. Her güzel şey gibi dostların kıymeti de ayrılırken anlaşılıyor.

Farkediyorum da öyle adamlar tanımışım ki dünyayı dolaşsam böyle kişileri zor bulurum gibi geliyor. Her gün ölen ve ölmeye devam eden nöronların aksine, bu adamların yanındayken nöron ölümü duruyor, hatta nöron sayısında artma oluyor sanki. Beyin fırtınasının, paylaşılan entelektüel bilginin derecesi o kadar fazla. İşte bu dostların yanında ömrünüze ömür ekleniyor. Tayy-ı mekan olmasa da bast-ı zaman oluyor ve az zamana çok işler sığıyor. Özgürlüğün sınırlarını zorladığımız belki de tek yer olan hayallerimizin imarında büyük bayındırlık ve iskan meydana geliyor.

O kadar şey gördüğümüz dünyada meğer ki en gerekli şey halden anlayan, hale karşılık verebilen bir dost imiş. Davul dengi dengine çalar derler. Dengi dengine çalan davullar, birisi tınılayınca diğerleriyle rezone olan diapozonlar gibidir halden anlayan dostlar. Normal şartlarda gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Evet, rezone olamamış dostlukların sonu budur. Oysa rezone olabilmişler, araya kıtalar dahi girse, hatta boyutlar dahi değişse devam edecektir.

Üzülmeyin dostlar, rezone olabilmişsek her nerede olursak olalım beraberiz demektir. Dünyada her birimizin varlığı diğerine dayanak noktasıdır. Gönülde yakın olana, aynelyakin şart olmasa gerek.