30 Ekim 2011 Pazar

1932'den 2012'ye İstanbul Üniversitesi


İstanbul Darülfünunu hakkında rapor, 1933 üniversite reformuna temel olan, 1932 yılında Prof. Malche'ye bizzat Atatürk tarafından hazırlatılan rapordur.

Raporda tüm yönleriyle İstanbul Darülfünunu ele alınmıştır. Tabii ki en ayrıntılı incelenen ve en çok ehemmiyet verilen konu kurum hocalarının yeterliliğidir. Çalışmalar sırasında kurum hocalarına çeşitli soruların bulunduğu birer form verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Formda bilinen yabancı diller, şimdiye kadar alanıyla alakalı kitap yazıp yazmadığı, yabancı dilde yayını olup olmadığı, tüm yayın sayısı gibi sorular vardır. Doldurulan formdaki her maddeye puan verilir ve hocalar değerlendirilir. Tüm öğrencilerle görüşülür. Hademelere dahi fikirleri sorulur. Sonuçta ortaya 95 sayfalık bir rapor çıkar.

En çok dikkatimi çeken ve beni üzen ise 80 sene önce bu zamanlar Türkiye'ye gelen Prof. Malche'nin hazırladığı rapordaki hususların bugün bile değişmemesi. İşte rapordan bazı maddeler;

- Talebeler henüz harp nesli olup, kötü bir orta tahsilin etkilerinde bulunmaktadırlar. Talebe seviyesi okudukları vilayetin veya lisenin mahiyetine göre çok değişmektedir.

- Türkçe yayın yeteri kadar yoktur. Yabancı yayınları okuyup anlayacak öğrenci sayısı çok azdır.

- Darülfünun profesörlerinin umumiyet itibariyle az para aldıkları doğrudur. Maaşlarıyla orta tedrisattaki maaşlar arasındaki fark pek azdır.

- Eğitimle alakalı kötü bir şahsiyetçilik mevcuttur. Şuurlu bir yön veriş yoktur. Bazen bir profesör veya profesör grubu kendi fikirlerinin hakimiyeti temin etmektedir.

- İmtihanlar çok sıkı olmalı ve hafzadan (ezberden) ziyade talebenin malumatını tatbik sahasını bulabileceği ameli (pratik) meseleleri ait bulunmalıdır.

- Bir dersin bir seneden öbür seneye hiç değişmediğini veya değişmemiş denecek kadar az değiştiğini gördüm. Bunun değiştirilmesi gerekir.

- Verilen dersler bir fennin ansiklopedik bir tarzda özetini teşkil eylemektedir.

- Derslere ait kitaplar bulunmadığı cihetle profesörlerin kitap yazması için telif ve neşre (yayına) davet olunmalıdır.

- Talebenin ellerinde dere esnasında aldıkları notlardan başka bir şey yoktur. Talebenin büyük kısmı taşradan gelmekte ve lisan durumları zayıftır.

- İstanbul Darülfünunu'nun en büyük zaafına parmağımızla dokunuyoruz. Bilhassa kliniksiz ve laboratuvarsız fakültelerdeki, şahsi mülâhazalara (yorumlara) ve araştırmalara yeteri kadar sevk ve tahrik edilmiş bulunmuyorlar.

- Kütüphane saat dörtte kapanmakta ve dışarıya kitap vermemektedir. Çok büyük bir salonda bulunan tıp kütüphanesi şayanı hayret bir fakr (fakirlik) içindedir.

- Talebeler, bu büyük şehre geleli kendilerini yalnız ve pek fakir bir halde ve adeta kaybolmuş gibi bir vaziyette hissettiklerini söylediler. Darülfünunların görevi bir görev eğitiminden ibaret değildir. Bir vazife-i terbiyeviyeleri (eğitim görevleri) de vardır.

- Talebeler, mühim bir ecnebi lisanı zahmetsiz derecede okuyup anlayacak kadar bir şekilde bilmeleri gerekir.

- Birinci sene lisan öğretilmelidir.

- Teorik ve sözel dersler azaltılmalı, talebeye dersin detayı için kitaplara başvurması söylenmelidir. Talebeler kendi kendine soru soran, karşılaşacakları sorunları tartışan bir hale getirilmelidir.

- Fikri ve ilmi teşekkülle hayat arasında sıkı ilişki olmalıdır. Gerçeğe uygun olmayan, soyut ve teorik derslerle mücadele edilmelidir.

- Tahsilleri müddetince pek az doğum vakasında bulunacakları yerde (bir profesör doktorasından önce tek bir doğumda bulunmadığını söyledi), talebeler bu vakalardan 100 tane, 150 tane görmelidirler.

- Darülfünun'da ödüllendirme olmalı, talebeye ödül verilmelidir.

- Talebenin hayatı düzenlenmeli, her sene başında talebe, emine (yani fakülte dekanına) takdim edilmelidir. 

20 Ekim 2011 Perşembe

Kitaba Çıkmak


Kimisinin zevki, hayatın hayhuyundan kurtulma şekli balığa çıkmaktır. Balık sırasında tüm sıkıntılarını unutur. Kimisinin zevki de kitap okumaktır.

Kitap aşıklarının bazısı kitap almayı bir ritüel haline getirir. Onlar için kitapçıya doğru gidiş, balık tutmak için doğa harikası bir göle hareket etmekten farksızdır. Tiril tiril giyinilir, ekipman tamamlanır ve hedefe doğru sapmadan hareket edilir. Çünkü onları, geçerken uğrayan diğerlerinden ayıran budur.

Kişi beklemeden atar oltasını kitapçının asil ve heybetli kitaplıklarına. Bir manada aktif bir bekleyiştir bu. Rafların arasından bir kitabın oltaya takılmasını bekler avcı. O olta kişinin merakıdır. Arada bir gövdede kıpırdanmalar olur ve en sonunda bir av oltaya düşer. Şimdi başlayan ise cedelleşmedir. Kitabın ele alınıp incelendiği, alınıp alınmayacağına karar verilecek olan an cedelleşme anıdır. Balık ile kitap arasındaki fark; balığın can derdine düşüp kaçmaya çalışması, kitabın ise tüm cazibesini devreye sokmasıdır. Asıl cedelleşme kişinin içinde ego ile süperego arasındadır.

Tüm cedelleşmelerin ve seçilim sürecinin sonunda ilim avcısı, okunmaya değer gördüğü muhtemel avıyla evine döner. Artık avın bünyeye kazandırılmasının vakti gelmiştir. İlk akşamdan da sofrayı süsleyebilir ya da daha sonra tüketilmek üzere bozulmaması için evdeki raflardan birine konur, belli olmaz. Kitap ele alınıp okunmaya başlandığında ise afiyetle dimağa indirilir. Balık nasıl vücudumuza bir yapıtaşı olarak katılıyorsa, kitap da bizi biz yapan beynimizde bir yapıtaşı olarak yerini alır ve asıl vazifesini görür.

Sonuçta herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi balık tutmaktan hoşlanır, vaktinin çoğunu bu işe ayırır, balık tutarak rahatlar. Bazı insanlar da kitap okumaktan hoşlanır. Balık tutan kişi ne kadar sabırlıdır değil mi? Akşama küfesi boş eve dönme ihtimalini bilmesine rağmen hiç heyecanını kaybetmez. İşte kitap okuyan kişi de bu hislerle hareket edebilmelidir. Ancak bu tarzda düşünen insanlar ki kitap okumanın sırrına erenlerdir. Yoksa bu nice okumaktır.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Synthesis


"Bir ayağım merkezde diğeri de pergel gibi yetmiş iki âlemde." Mevlana

Her şey dünyevi ve uhrevi olarak ikiye ayrılabilir. İslam dininde hiçbir zaman ruhbanlık sınıfı olmamıştır. Herkes dünyadan nasibini almaya çağrılır. Zira dünyanın da bizim üzerimizde bir hakkı vardır. Müslüman, iki kanatlı bir kuşa benzetilir. Bir kanadı dünyevi, diğer kanadı uhrevidir. İki kanadı olmayan kuş uçamaz. Bundan dolayı Mevlana, semahıyla kanatlanırken, bir ayağını dine sabitlemekte, diğer ayağıyla dünyayı ve yetmiş iki âlemi dolaşmaktadır. Belki de budur, bugünün insanının bir seneye Mavlana senesi demesinin nedeni. İnsanlığın bunu anlaması yüzlerce sene sürer.

Beyin, sağ ve sol yarım küre olmak üzere iki yarım küreden oluşur. Sağ beyin duygusal zekadan, sol beyin ise rasyonel yani matematiksel zekadan sorumludur. Ayrım bu kadar keskindir. Bizi biz yapan ise bunlardan birisi değildir. Corpus callosum denilen yapı, sağ ile sol beynin koordineli çalışmasını sağlar. İşte bizi biz yapan da budur; birisi duygusallığı, öteki rasyonelliği simgeleyen iki yarım kürenin sentezi, koordinasyonu.

Dünya milletleri doğu ve batı toplumları olarak ikiye ayrılabilir. Batı toplumları mantığı, akılcılığı, nedenselliği, rasyonelliği temsil ederken; doğu toplumları hissi, inancı, teslimiyeti, duyguyu temsil eder. Bir yarım küresi olmayan bir yer dünya olmayacaktır. Ondan dolayı bu iki ekol de dünyanın rengidir.

Bu iki ekol, ancak bir fertte, bir halkta, bir medeniyette, bir kültürde birleşebilir. Öyle bir medeniyet, öyle bir halk ki aklını yitirmemiş, hissi melekelerini kaybetmemiş. Semaha başladı mı bir ayağı sabitken, diğer ayağı ile dünyayı gezebilen fertlerde, bu fertlerin kültüründe, bu kültürün coğrafyasında.

Daha önce bu iki ekolü bir araya getirmiş olan Helen topraklarının üzerinde bulunan, gerek coğrafi gerek kültürel olarak iki kıtayı iki ekolü bir araya getiren, hem Asya'yı hem Avrupa'yı ihtiva eden bir şehirdir İstanbul. Dünyalı olunmaya en çok yaklaşılan şehir. İstanbul... Asya'nın elini Avrupa'ya uzatan, Avrupa'yı Asya'ya yakınlaştıran şehir. Haç ile hilalin, cami ile kilisenin aynı kareye girdiği şehir. Ferdinin, halkının, medeniyetinin, kültürünün bir başka olduğu, bir başka olması gerektiği şehir. Üzerinden en çok sanat icraa edilen şehir. Dünyanın sentez olduğu, kimilerine göre dünyanın başkenti. Belki de bir manada dünyanın corpus callosum'u.

İnsanı, ferdi ve halkı, medeniyeti, kültürü, coğrafyası dünyanın başından beri gelinebilmiş en yüksek anlayış ve kavrayış seviyesinde. Kimisi toprağın altını, kimisi toprağın üstünü bekliyor. En nihayetinde hepsi dünyayı bekliyor.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Rüya, Korku ve Fantezi


Beyinle ve algıyla alakalı olmalarından başka ortak yanları yokmuş gibi görünen, oysa ki binlerce yıldan beri kardeş olan üç kavram. Kökleri Eski Yunan mitolojisine dayanıyor.

Morpheus, Yunan mitolojisinde düşler tanrısıdır. Babası uyku tanrısı Hypnos ve annesi gece tanrıçası Nyx'tir. İnsanların rüyalarına girebilme onlara rüyalarında görünebilme yetkisine sahiptir. Ovidius, Metamorfozlar'ında şöyle bahseder; Morpheus rüyalardaki insan unsuruna odaklanmıştır, buna karşın kardeşleri Phobetor hayvan unsurundan ve Phantasos da cansız objelerden sorumludur. Morpheus özellikle kralların ve kahramanların rüyalarından sorumludur. Morpheus' un kardeşi Phobetor kabus, Phantasos ise fantastik rüyalar gördürür.

Morfin eski adıyla 'morphium', adını Morpheus'tan ve onun rüya görmeye sebep olan gücünden alır. Korku diye bilinen fobi, adını kabus görmeye neden olan tanrı Phobetor'dan alır, fantezi kavramı da yine Morpheus'un kardeşi olan Phantasos'dan gelir. Birbirleriyle çok ortak noktaları olmasa da sonuçta kardeş üç kavramdır rüya, korku ve fantezi.

Eskimeyen Dostlar


Uzun senelerin ardından artık ayrılık vakti. Her güzel şey gibi dostların kıymeti de ayrılırken anlaşılıyor.

Farkediyorum da öyle adamlar tanımışım ki dünyayı dolaşsam böyle kişileri zor bulurum gibi geliyor. Her gün ölen ve ölmeye devam eden nöronların aksine, bu adamların yanındayken nöron ölümü duruyor, hatta nöron sayısında artma oluyor sanki. Beyin fırtınasının, paylaşılan entelektüel bilginin derecesi o kadar fazla. İşte bu dostların yanında ömrünüze ömür ekleniyor. Tayy-ı mekan olmasa da bast-ı zaman oluyor ve az zamana çok işler sığıyor. Özgürlüğün sınırlarını zorladığımız belki de tek yer olan hayallerimizin imarında büyük bayındırlık ve iskan meydana geliyor.

O kadar şey gördüğümüz dünyada meğer ki en gerekli şey halden anlayan, hale karşılık verebilen bir dost imiş. Davul dengi dengine çalar derler. Dengi dengine çalan davullar, birisi tınılayınca diğerleriyle rezone olan diapozonlar gibidir halden anlayan dostlar. Normal şartlarda gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Evet, rezone olamamış dostlukların sonu budur. Oysa rezone olabilmişler, araya kıtalar dahi girse, hatta boyutlar dahi değişse devam edecektir.

Üzülmeyin dostlar, rezone olabilmişsek her nerede olursak olalım beraberiz demektir. Dünyada her birimizin varlığı diğerine dayanak noktasıdır. Gönülde yakın olana, aynelyakin şart olmasa gerek.

16 Eylül 2011 Cuma

Cemil Topuzlu ve İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Oluşu

Op. Dr. Cemil Topuzlu
Bilindiği üzere Operatör Doktor Cemil Topuzlu (1868-1958), Türkiye'de modern cerrahinin kurucusu sayılır. 1886'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi bitirir ve 1888'de cerrahi ihtisası için Fransa'ya gönderilir. 1890'da İstanbul'a döner. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de müderris yardımcısı olarak başlar, müderrisliğe kadar yükselir. Bir yandan Mekteb-i Tıbbiye'de ders verirken, diğer yandan da Zeynep Kamil, Şişli Etfal, Haydarpaşa gibi muhtelif İstanbul hastanelerinde vazifeler yapar. 1910 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ile Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye'nin birleştirilerek Tıp Fakültesi adı altında öğretime geçmesini sağlar ve kendisi de bu fakültenin başına getirilir. Bugünkü "İstanbul Tıp Fakültesi"nin kurucusu ve ilk reisi Cemil Topuzlu'dur.

Şehremini oluşunun hikayesi ise hayli ilginçtir.

Tarihler 1912'yi göstermektedir. Şehre bir emin arayan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, şöhreti kendisine kadar ulaşan Cemil Topuzlu’nun köşkünü görmek için bir keresinde yolunu düşürür ve Çiftehavuzlar'daki köşkün önünden geçer. Köşk pırıl pırıldır ve bahçesi de en az köşk kadar görkemlidir. Gördüğü güzellik karşısında mest olur ve "Kendi evini böyle doğru dürüst yapan adam kenti de yapar. Çağırın onu İstanbul Şehremini yapalım" der. Çağırırlar ve Cemil Topuzlu ısrarlar karşısında İstanbul Şehreminliğini kabul eder.


Şehremini Op. Dr. Cemil Topuzlu veya İparlar Köşkü 
 İşte bu olaya sebep olan köşk, 1901 yılında Cemil Paşa (Topuzlu) tarafından mimar Vallaury'e yaptırılan, 30 dönümlük bir arazi içerisine, art nouveau tarzında inşa edilen, Kadıköy ilçesi, Göztepe mevkiinde, Çiftehavuzlar Cemil Topuzlu Sokağı’nda bulunan Şehremini Operatör Cemil Paşa Köşkü nam-ı diğer İparlar Köşkü'dür. Son derece bakımlı bahçesi olan biblo kadar güzel bir köşktür. Yapımında mermer, köfeki taş, tuğla ve ahşap malzeme kullanılmıştır. Cephe görünümü son derece hareketli olup, üçüncü katın caddeye bakan cephesindeki dışa çıkıntı yapan bölümünün kenarları Neo-Klasik üslupta motiflerle bezenmiştir. Ayrıca yan bölümün üzerinde de oldukça iri meandr motifleri bulunmaktadır. Köşkün yan bölümleri birbirine bitişik çift sütunların taşıdığı bir revak ile çevrili olup, bunun üzeri bir balkon konumuna getirilmiştir. Bu bölümlerdeki ikinci kat pencerelerinin üzerlerine dışa çıkmalı güneşlikler yapılmıştır.


Zamanın Sadrazamı Gazı Ahmet Muhtar Paşa, evine bakarak tüm İstanbul'u emanet etmiştir kendisine. Gelgelelim Cemil Topuzlu'nun Şehreminiliği vazifesini nasıl eda ettiğine.


Cemil Topuzlu çalışmalarına başlar. Bükreş, Berlin, Viyana ve Paris’i ziyaret eder ve Lyon Belediyesi Başmühendisi Auric’i İstanbul'a getirir. Auric, bütün kent için bir planlama raporu hazırlar. Cemil Paşa Gülhane, Fatih, Sultanahmet, Üsküdar’daki Doğancılar parklarını yapar. Tramvay yollarını genişletir ve tramvay elektrikli hale getirilir. Kaynaklara göre İstanbul kent planlamasında en büyük atılım Cemil Topuzlu zamanında gerçekleşir.

I. Dünya Savaşı yılları ve sonrası zorlu geçecektir kendisi için.

I. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği 1914 senesinde çocukları bulaşıcı bir hastalığa yakalanınca hepsini alıp İsviçre'nin Cenevre kentine gider. 2 yıl bu ülkede kalır. Çocuklar iyileşince İstanbul'a geri döner fakat fazla kalamaz; Fransız hükümetinin sulh teklifini Sadrazam Talat Paşa'ya iletmesi Enver Paşa'nın tepkisiyle karşılanır. Köşkü gözlem altına alınınca 1917'de ailesiyle birlikte bir kez daha İsviçre'ye gider. Topuzlu Ailesi, Cenevre'de iki yıl daha kalır. İstanbul Belediye Başkanlığı teklifiyle tekrar yurda döner ve 1919 Mayıs'ında tekrar Belediye Başkanlığı koltuğuna oturur. Ertesi yıl görevinden ayrıldıktan sonra bir süre Damat Ferid Paşa kabinesinde Nafia Nazırlığı (günümüz Bayındırlık ve İskan Bakanlığı) yapar ancak Sadrazam Damat Ferit Paşa'yla geçinemeyip istifa eder. İstifasına kızan Damad Ferit'in kendisini Divan-ı Harbe vereceğini öğrenince yine yurtdışına, Fransa Nice'e gitmek zorunda kalır. 1924'te Türkiye'ye döndükten sonra resmi görev almaz ve yalnız mesleğiyle ilgili çalışmalar yapar.

Eserleri:
- Seririyat-ı Cerrahiye (1895)
- Sutures de plaies arterielles (1897); Atardamar Yaralarında Dikiş
- Memoires et observations medicales (1905); Tıpta İncelemel ve Gözlemler
- 32 Sene Evvelki, Bugünkü, Yarınki İstanbul (1944)
- 80 Yıllık Hatıralarım (1951)

15 Eylül 2011 Perşembe

Pastanelik Olmak

Günlerden bir gündü. Başım dönmeye başladı. 
Soğuk soğuk terliyordum, titriyordum. 
O sırada gözüme Bolulu Hasan Usta ilişti. 
Kendimi kapıdan zor içeri attım. 
Hasan abi şikayetlerimi dinledi. 
"Şekerin düşmüş olum senin" dedi. 
O an talimatı verdi; 
"bir keşkül, üzerine 2 top dondurma. 
dondurmalar çikolatalı olacak." 
Bana baktı ve "üzerine de fındık atın" diye ekledi. 
Önce bolus tarzda abandım, sonra da yavaş yavaş 
götürmeye devam ettim. 
Tatlı sonrası Hasan abi "2 tane 0,5 lt su takın. 
15 dakikada çeyrek litre gidecek şekilde"
diyerek order verdi. Çalışanlar seferber olmuşlardı. 
1 saatlik sıvı tedavisinden sonra iyice kendime gelmiştim. 
Hasan abiye ve çalışanlarına teşekkür ettim. 
Acil bir durumda evde de müdahele edebileceklerini 
söylediler ve numaralarını verdiler. 
Hat tatlıydı, tatlı hattı. 
Gözüm arkada kalmadan evime koyuldum. 
Sanki hiç şekerim düşmemiş gibi.

8 Eylül 2011 Perşembe

Ne Yapılmayacağını Görerek Ne Yapılması Gerektiği Öğrenen Nesil

İçerisinde bulunduğumuz neslimizdir.

Günümüzde verebileceğimiz sui misal o kadar fazla ki hüsnü misale misal kalmamış durumda. Yaşamın her alanında olan aksaklıklar boynumuzu büküyor, elimizden bir  şey gelmemesi de cabası oluyor. Bu yaşanan total çaresizlik, bir işin aslında nasıl olması gerektiğini, aklımıza, bir daha çıkmamak üzere kazıyor. Ne demiş atalar; "bir musibet, bin nasihatten iyidir". Şu yaşımızda musibetin biri bin para.

Prof. Dr. Bülent Bayraktar Hoca; "Ben hayatımdaki en büyük dersi, derse gelmeyen bir hocamdan aldım. Poliklinikte hastaya bağırırken gördüğüm, o zamana kadar hiç dersimize girmemiş bir hocanın ardından hastaya saygının ne demek olduğunu ve hastaya bağrılmaması gerektiğini anladım" derken nasıl olmaması gerektiğini görerek nasıl olması gerektiğini anladığını vurguluyor.

Demiş ki İmam Rabbani; "bana bir mesele-i imaniyenin açılması binler zevki ruhaniden daha eftaldir" yani "bana bir iman meselesinin açılması, her türlü zevkten daha üstündür gözümde". Bu açıyla baktığımda "bana açılmasından memnun olacağım bir mesele için binler musibet çekmeye razıyım" diyesim geliyor. Çünkü musibet nasihati kazır kafaya adeta.

Umarım ki, neyin nasıl yapılmayacağının farkına varmış bu nesil bir gün muktedir olduğunda bu sıkıntılar yaşanmayacaktır, yaşatılmayacaktır.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Yarını İnce Görmek

Dün geçmiştir, yarın ise daha gelmemiştir. Elimizde olan bugündür. Bugünümüzü nasıl harcayacağımız, geçireceğimizdir asıl önemli olan. Bugünümüzü boşa da harcayabiliriz, günü de kurtarabiliriz, geleceğe de yatırım yapabiliriz. Günü boşa harcamak bunların arasında en kötüsü, günü kurtarmak ise bunların vasatıdır. Hayatında idealleri olan kişi, idealleri doğrultusunda gününü geleceğe yatırım yaparak geçirmelidir. Para isteyene vakit nakit olarak dönüyor ise, kişi ne istiyorsa vakit de ona o cinsten geri dönecektir.

Peki neden gelecek?

İnsan hayatından bir kesit alalım. O kesitte kişinin sahip olduğu bazı şeyler, yetiler, hayaller ve metalar vardır. Tabi sahip olamadıkları da vardır. Sahip olduklarının hayhuyuyla vakit kaybetmek aptallıktır. İnsan kendinde olmayana bakmalı, sürekli nazarı ileride olmalıdır. Örneğin bir kişi iyi bir lise kazandı. Okuduğu yerle fahirlenmek yerine iyi bir üniversite için kolları sıvamalıdır. Üniversite okuyan birisi, idealleri doğrultusunda ingilizcesini geliştirmeli, gerekli sınavlardan yeter notu almaya bakmalıdır. Asistan, eğer akademik kariyerine devam etmek istiyorsa asistanlığı süresinde ingilizce seviyesini 'advance' yapmalı, yayın nasıl yapılır öğrenmeli ve yayın yapmalıdır. Son dakikada gerekenleri tamamlamaya girişmek, sarmaş dolaş olmuş bir yumağı dakikalar içerisinde çözmeye çalışmak gibidir. Kısacası ömür törpüsüdür.

Olması gerekenler belli ama insan her zaman da olması gerekene uymuyor ki. Geldiği mertebenin rehavetiyle, daha önde çok uzun zaman var düşüncesiyle, tembelliğiyle ve her şeyi son ana bırakan zihniyetiyle insan, anlaşılması hem çok kolay hem de çok zor bir canlı.

Sözün özü hayatta amaçlar belirlenmeli. Vakit geçirmeden idealler doğrultusunda adımlar atılmaya başlanmalıdır. Hayattaki her başarı bir mertebe kabul edilirse, insan, bir mertebeye geldiğinde olduğu mertebe ile vakit kaybetmemeli, bir sonraki mertebeye bakmalıdır, ona göre hazırlığını yapmaya başlamalıdır. Planlı ve idealler doğrultusunda bir yaşamın anahtarı da işte budur.

30 Ağustos 2011 Salı

Tarih

Zorunlu retrospektif bir bilimdir.

Eskiden beri beni kendine çeken alandır tarih. Birçok zeki insan, devlet adamı, savaşlar, barışlar, antlaşmalar, yaşamlar ve ölümler... Okurken tarihi, sanki, geçmiş zamana otopsi yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Okudukça, önceki insanlarına tecrübelerine haiz oldukça, aşının içindeki mikroplarla karşılaşan vücudun bağışıklık kazanması gibi geçmiş olaylarla gelecekteki olaylara bağışıklanıyorsunuz sanki. Bunun için 'geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremezler' derler belki de.

Tarihe olan merakım hep mevcuttu. Hatta sayısal öğrencisi olmama rağmen ÖSS sonucuna göre tarih yazmak bile aklımdan geçiyordu. Kırılmış puanıma rağmen sözel puanım bu bölüme yetiyordu. Sonrasında üniversite sistemini düşündüm uzunca. Acaba tarih bölümüne girmem bu merakımı ve ilgimi tatmin edebilir mi diye düşündüm. Türkiye'de eğitim sistemi, hangi bölüm olursa olsun, ezberci bir sistem değil miydi? Matematikteki de ezberliyordu, edebiyattaki de, tarihteki de, tıptaki de. Tarih bölümüne girmemin, tarih merakımı tatmin yerine bilakis beni tarihten soğutacağına karar verdim. Üniversitedeki deneyimlerim ve tarih bölümünde okuyanlarla görüşmelerim beni haklı çıkardı. Didaktik bir anlayış değil ezberci bir anlayış hakimdi tarihte de neredeyse her bölümde olduğu gibi. Geçmişini anlamayıp geleceğine yön vermeyeceksen bu nice okumaktır? Kronoloji ezberleterek kitap yüklü eşek mezun edenler galiba hatasının farkında olamayacak kadar gaflet içerisindeydi.

Seçici bir üslupla okuyorum kendimce tarihimi; dayatmalara, popülariteye, zorunlu ders kitaplarına göre değil. Şimdiden tahmin etmenin çok zor olacağı ilerisi için, kendimi aşılayıp kendimi bağışıklamaya çalışıyorum. Bizim konumumuzda isteyen birisi bunu çok rahat başarabilir. Hangi milletin ataları defalarca dünyaya hükmetmiştir? Hangi milletin tarihi bu kadar derine inip bu kadar çetrefillenmektedir? Okuyan bilir tarihi. Örneklerimiz de kendi tarihimiz içerisinde, dışarıya bakmaya gerek bırakmayacak derecede yeterlidir. İçerisinde bu tarih aşk u merakı olanların sönmemesi, olmayanların da içerisinde bu aşkın alevlenmesi dileğiyle.