16 Eylül 2011 Cuma

Cemil Topuzlu ve İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Oluşu

Op. Dr. Cemil Topuzlu
Bilindiği üzere Operatör Doktor Cemil Topuzlu (1868-1958), Türkiye'de modern cerrahinin kurucusu sayılır. 1886'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi bitirir ve 1888'de cerrahi ihtisası için Fransa'ya gönderilir. 1890'da İstanbul'a döner. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de müderris yardımcısı olarak başlar, müderrisliğe kadar yükselir. Bir yandan Mekteb-i Tıbbiye'de ders verirken, diğer yandan da Zeynep Kamil, Şişli Etfal, Haydarpaşa gibi muhtelif İstanbul hastanelerinde vazifeler yapar. 1910 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ile Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye'nin birleştirilerek Tıp Fakültesi adı altında öğretime geçmesini sağlar ve kendisi de bu fakültenin başına getirilir. Bugünkü "İstanbul Tıp Fakültesi"nin kurucusu ve ilk reisi Cemil Topuzlu'dur.

Şehremini oluşunun hikayesi ise hayli ilginçtir.

Tarihler 1912'yi göstermektedir. Şehre bir emin arayan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, şöhreti kendisine kadar ulaşan Cemil Topuzlu’nun köşkünü görmek için bir keresinde yolunu düşürür ve Çiftehavuzlar'daki köşkün önünden geçer. Köşk pırıl pırıldır ve bahçesi de en az köşk kadar görkemlidir. Gördüğü güzellik karşısında mest olur ve "Kendi evini böyle doğru dürüst yapan adam kenti de yapar. Çağırın onu İstanbul Şehremini yapalım" der. Çağırırlar ve Cemil Topuzlu ısrarlar karşısında İstanbul Şehreminliğini kabul eder.


Şehremini Op. Dr. Cemil Topuzlu veya İparlar Köşkü 
 İşte bu olaya sebep olan köşk, 1901 yılında Cemil Paşa (Topuzlu) tarafından mimar Vallaury'e yaptırılan, 30 dönümlük bir arazi içerisine, art nouveau tarzında inşa edilen, Kadıköy ilçesi, Göztepe mevkiinde, Çiftehavuzlar Cemil Topuzlu Sokağı’nda bulunan Şehremini Operatör Cemil Paşa Köşkü nam-ı diğer İparlar Köşkü'dür. Son derece bakımlı bahçesi olan biblo kadar güzel bir köşktür. Yapımında mermer, köfeki taş, tuğla ve ahşap malzeme kullanılmıştır. Cephe görünümü son derece hareketli olup, üçüncü katın caddeye bakan cephesindeki dışa çıkıntı yapan bölümünün kenarları Neo-Klasik üslupta motiflerle bezenmiştir. Ayrıca yan bölümün üzerinde de oldukça iri meandr motifleri bulunmaktadır. Köşkün yan bölümleri birbirine bitişik çift sütunların taşıdığı bir revak ile çevrili olup, bunun üzeri bir balkon konumuna getirilmiştir. Bu bölümlerdeki ikinci kat pencerelerinin üzerlerine dışa çıkmalı güneşlikler yapılmıştır.


Zamanın Sadrazamı Gazı Ahmet Muhtar Paşa, evine bakarak tüm İstanbul'u emanet etmiştir kendisine. Gelgelelim Cemil Topuzlu'nun Şehreminiliği vazifesini nasıl eda ettiğine.


Cemil Topuzlu çalışmalarına başlar. Bükreş, Berlin, Viyana ve Paris’i ziyaret eder ve Lyon Belediyesi Başmühendisi Auric’i İstanbul'a getirir. Auric, bütün kent için bir planlama raporu hazırlar. Cemil Paşa Gülhane, Fatih, Sultanahmet, Üsküdar’daki Doğancılar parklarını yapar. Tramvay yollarını genişletir ve tramvay elektrikli hale getirilir. Kaynaklara göre İstanbul kent planlamasında en büyük atılım Cemil Topuzlu zamanında gerçekleşir.

I. Dünya Savaşı yılları ve sonrası zorlu geçecektir kendisi için.

I. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği 1914 senesinde çocukları bulaşıcı bir hastalığa yakalanınca hepsini alıp İsviçre'nin Cenevre kentine gider. 2 yıl bu ülkede kalır. Çocuklar iyileşince İstanbul'a geri döner fakat fazla kalamaz; Fransız hükümetinin sulh teklifini Sadrazam Talat Paşa'ya iletmesi Enver Paşa'nın tepkisiyle karşılanır. Köşkü gözlem altına alınınca 1917'de ailesiyle birlikte bir kez daha İsviçre'ye gider. Topuzlu Ailesi, Cenevre'de iki yıl daha kalır. İstanbul Belediye Başkanlığı teklifiyle tekrar yurda döner ve 1919 Mayıs'ında tekrar Belediye Başkanlığı koltuğuna oturur. Ertesi yıl görevinden ayrıldıktan sonra bir süre Damat Ferid Paşa kabinesinde Nafia Nazırlığı (günümüz Bayındırlık ve İskan Bakanlığı) yapar ancak Sadrazam Damat Ferit Paşa'yla geçinemeyip istifa eder. İstifasına kızan Damad Ferit'in kendisini Divan-ı Harbe vereceğini öğrenince yine yurtdışına, Fransa Nice'e gitmek zorunda kalır. 1924'te Türkiye'ye döndükten sonra resmi görev almaz ve yalnız mesleğiyle ilgili çalışmalar yapar.

Eserleri:
- Seririyat-ı Cerrahiye (1895)
- Sutures de plaies arterielles (1897); Atardamar Yaralarında Dikiş
- Memoires et observations medicales (1905); Tıpta İncelemel ve Gözlemler
- 32 Sene Evvelki, Bugünkü, Yarınki İstanbul (1944)
- 80 Yıllık Hatıralarım (1951)

15 Eylül 2011 Perşembe

Pastanelik Olmak

Günlerden bir gündü. Başım dönmeye başladı. 
Soğuk soğuk terliyordum, titriyordum. 
O sırada gözüme Bolulu Hasan Usta ilişti. 
Kendimi kapıdan zor içeri attım. 
Hasan abi şikayetlerimi dinledi. 
"Şekerin düşmüş olum senin" dedi. 
O an talimatı verdi; 
"bir keşkül, üzerine 2 top dondurma. 
dondurmalar çikolatalı olacak." 
Bana baktı ve "üzerine de fındık atın" diye ekledi. 
Önce bolus tarzda abandım, sonra da yavaş yavaş 
götürmeye devam ettim. 
Tatlı sonrası Hasan abi "2 tane 0,5 lt su takın. 
15 dakikada çeyrek litre gidecek şekilde"
diyerek order verdi. Çalışanlar seferber olmuşlardı. 
1 saatlik sıvı tedavisinden sonra iyice kendime gelmiştim. 
Hasan abiye ve çalışanlarına teşekkür ettim. 
Acil bir durumda evde de müdahele edebileceklerini 
söylediler ve numaralarını verdiler. 
Hat tatlıydı, tatlı hattı. 
Gözüm arkada kalmadan evime koyuldum. 
Sanki hiç şekerim düşmemiş gibi.

8 Eylül 2011 Perşembe

Ne Yapılmayacağını Görerek Ne Yapılması Gerektiği Öğrenen Nesil

İçerisinde bulunduğumuz neslimizdir.

Günümüzde verebileceğimiz sui misal o kadar fazla ki hüsnü misale misal kalmamış durumda. Yaşamın her alanında olan aksaklıklar boynumuzu büküyor, elimizden bir  şey gelmemesi de cabası oluyor. Bu yaşanan total çaresizlik, bir işin aslında nasıl olması gerektiğini, aklımıza, bir daha çıkmamak üzere kazıyor. Ne demiş atalar; "bir musibet, bin nasihatten iyidir". Şu yaşımızda musibetin biri bin para.

Prof. Dr. Bülent Bayraktar Hoca; "Ben hayatımdaki en büyük dersi, derse gelmeyen bir hocamdan aldım. Poliklinikte hastaya bağırırken gördüğüm, o zamana kadar hiç dersimize girmemiş bir hocanın ardından hastaya saygının ne demek olduğunu ve hastaya bağrılmaması gerektiğini anladım" derken nasıl olmaması gerektiğini görerek nasıl olması gerektiğini anladığını vurguluyor.

Demiş ki İmam Rabbani; "bana bir mesele-i imaniyenin açılması binler zevki ruhaniden daha eftaldir" yani "bana bir iman meselesinin açılması, her türlü zevkten daha üstündür gözümde". Bu açıyla baktığımda "bana açılmasından memnun olacağım bir mesele için binler musibet çekmeye razıyım" diyesim geliyor. Çünkü musibet nasihati kazır kafaya adeta.

Umarım ki, neyin nasıl yapılmayacağının farkına varmış bu nesil bir gün muktedir olduğunda bu sıkıntılar yaşanmayacaktır, yaşatılmayacaktır.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Yarını İnce Görmek

Dün geçmiştir, yarın ise daha gelmemiştir. Elimizde olan bugündür. Bugünümüzü nasıl harcayacağımız, geçireceğimizdir asıl önemli olan. Bugünümüzü boşa da harcayabiliriz, günü de kurtarabiliriz, geleceğe de yatırım yapabiliriz. Günü boşa harcamak bunların arasında en kötüsü, günü kurtarmak ise bunların vasatıdır. Hayatında idealleri olan kişi, idealleri doğrultusunda gününü geleceğe yatırım yaparak geçirmelidir. Para isteyene vakit nakit olarak dönüyor ise, kişi ne istiyorsa vakit de ona o cinsten geri dönecektir.

Peki neden gelecek?

İnsan hayatından bir kesit alalım. O kesitte kişinin sahip olduğu bazı şeyler, yetiler, hayaller ve metalar vardır. Tabi sahip olamadıkları da vardır. Sahip olduklarının hayhuyuyla vakit kaybetmek aptallıktır. İnsan kendinde olmayana bakmalı, sürekli nazarı ileride olmalıdır. Örneğin bir kişi iyi bir lise kazandı. Okuduğu yerle fahirlenmek yerine iyi bir üniversite için kolları sıvamalıdır. Üniversite okuyan birisi, idealleri doğrultusunda ingilizcesini geliştirmeli, gerekli sınavlardan yeter notu almaya bakmalıdır. Asistan, eğer akademik kariyerine devam etmek istiyorsa asistanlığı süresinde ingilizce seviyesini 'advance' yapmalı, yayın nasıl yapılır öğrenmeli ve yayın yapmalıdır. Son dakikada gerekenleri tamamlamaya girişmek, sarmaş dolaş olmuş bir yumağı dakikalar içerisinde çözmeye çalışmak gibidir. Kısacası ömür törpüsüdür.

Olması gerekenler belli ama insan her zaman da olması gerekene uymuyor ki. Geldiği mertebenin rehavetiyle, daha önde çok uzun zaman var düşüncesiyle, tembelliğiyle ve her şeyi son ana bırakan zihniyetiyle insan, anlaşılması hem çok kolay hem de çok zor bir canlı.

Sözün özü hayatta amaçlar belirlenmeli. Vakit geçirmeden idealler doğrultusunda adımlar atılmaya başlanmalıdır. Hayattaki her başarı bir mertebe kabul edilirse, insan, bir mertebeye geldiğinde olduğu mertebe ile vakit kaybetmemeli, bir sonraki mertebeye bakmalıdır, ona göre hazırlığını yapmaya başlamalıdır. Planlı ve idealler doğrultusunda bir yaşamın anahtarı da işte budur.

30 Ağustos 2011 Salı

Tarih

Zorunlu retrospektif bir bilimdir.

Eskiden beri beni kendine çeken alandır tarih. Birçok zeki insan, devlet adamı, savaşlar, barışlar, antlaşmalar, yaşamlar ve ölümler... Okurken tarihi, sanki, geçmiş zamana otopsi yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Okudukça, önceki insanlarına tecrübelerine haiz oldukça, aşının içindeki mikroplarla karşılaşan vücudun bağışıklık kazanması gibi geçmiş olaylarla gelecekteki olaylara bağışıklanıyorsunuz sanki. Bunun için 'geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremezler' derler belki de.

Tarihe olan merakım hep mevcuttu. Hatta sayısal öğrencisi olmama rağmen ÖSS sonucuna göre tarih yazmak bile aklımdan geçiyordu. Kırılmış puanıma rağmen sözel puanım bu bölüme yetiyordu. Sonrasında üniversite sistemini düşündüm uzunca. Acaba tarih bölümüne girmem bu merakımı ve ilgimi tatmin edebilir mi diye düşündüm. Türkiye'de eğitim sistemi, hangi bölüm olursa olsun, ezberci bir sistem değil miydi? Matematikteki de ezberliyordu, edebiyattaki de, tarihteki de, tıptaki de. Tarih bölümüne girmemin, tarih merakımı tatmin yerine bilakis beni tarihten soğutacağına karar verdim. Üniversitedeki deneyimlerim ve tarih bölümünde okuyanlarla görüşmelerim beni haklı çıkardı. Didaktik bir anlayış değil ezberci bir anlayış hakimdi tarihte de neredeyse her bölümde olduğu gibi. Geçmişini anlamayıp geleceğine yön vermeyeceksen bu nice okumaktır? Kronoloji ezberleterek kitap yüklü eşek mezun edenler galiba hatasının farkında olamayacak kadar gaflet içerisindeydi.

Seçici bir üslupla okuyorum kendimce tarihimi; dayatmalara, popülariteye, zorunlu ders kitaplarına göre değil. Şimdiden tahmin etmenin çok zor olacağı ilerisi için, kendimi aşılayıp kendimi bağışıklamaya çalışıyorum. Bizim konumumuzda isteyen birisi bunu çok rahat başarabilir. Hangi milletin ataları defalarca dünyaya hükmetmiştir? Hangi milletin tarihi bu kadar derine inip bu kadar çetrefillenmektedir? Okuyan bilir tarihi. Örneklerimiz de kendi tarihimiz içerisinde, dışarıya bakmaya gerek bırakmayacak derecede yeterlidir. İçerisinde bu tarih aşk u merakı olanların sönmemesi, olmayanların da içerisinde bu aşkın alevlenmesi dileğiyle.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Akademisyen Olmak

Akademi kavramının sırlarına vakıf olabilmektir.

Yeri geldiğinde öğretmen olmaktır. Öyle bir öğretmenlik ki lisans öğrencisi, lisansüstü ve doktora öğrencisi, yardımcı doçent, doçent, profesör yetiştiren yani ülkenin beyin takımına hitap eden bir öğretmen.

Yeri geldiğinde araştırmacı olmaktır. Zira akademi çevrelerinde, iyi akademisyen olmak için araştırma yapmanın gerekliliği kabul edilmiş durumdadır. Çünkü araştırma yapan kişi bilginin en tazesine ve en yeni bilgilere sahiptir. Araştırmasız bir bilgi, yosun tutmaya mahkum bir göl gibidir.

Yeri geldiğinde gereken hizmeti verebilmektir. Sadece akademide teorik olarak değil, gerektiği yerde önemli projelerde bulunabilmektir.

Akademisyenlik hakikaten bir yaşam tarzı kısacası. Ömrünüzün sonuna kadar aksiyon içinde olacağınız, okuyup yazacağınız, konuşacağınız kesin gibi. İyi işte Alzheimer olma ihtimalimiz düşer. Hem ömrü boş geçirip daha mı iyi edeceğiz.

Sigmund Freud

Bilinçdışının kaşifi.

Hayatı boyunca çok eleştirildi, çok tartışıldı. Üstelik hala da tartışılmaya devam ediliyor. Kendisine bilimadamı dense de aslında bir kaşifti. Çünkü yöntemleri bilimsel yöntemler değildi.

Öncelikle kendi psikanalizine eğildi ve hayatta en iyi tanıyabileceği kişiyle yani kendisiyle uğraştı. Bundan sonra diğer insanlara eğildi.
Diğer psikanalistlere de önce başkasına analiz olup sonra analist olmalarını öğütledi.

Araştırmalarında ve keşiflerinde bilimsel yöntemi değil serbest çağrışımı kullandı. İstediği alana eğildi, belli kabullenmeler ve inanışlar ile yoluna devam etti. Psikanalizlerinde 'serbest çağrışım' yöntemini kullandı. Hastaların, zihinlerindekini hiçbir etkiye maruz kalmaksızın boşaltmalarını sağladı. Bunu kısmen tedavi için çoğu zaman da insan psikolojisinin sırlarını keşfetmek için kullandı. Kendisinden ve hastalarından yola çıkarak sapkın veya mantıklı birçok çıkarıma vardı. Bunları kabullenler kadar kabullenmeyenler de oldu. Çok şiddetli sevildi ya da çok şiddetli eleştirildi. Bence bunun altında, görüşlerinin doğruluğu veya yanlışlığı değil insanın kullanma klavuzu, bir manada insanın 'atomu' olan ve hakkında çok az şey bilinen ve bilinmeye çalışılan psikoloji ile uğraşması yatıyordu. Psikoloji ile alakalı bilimsel, evrensel, genelgeçer çıkarımlara gitmeye çalıştı.

Birçok fikri bugün terkedilmiş, birçok fikri bugün hala alanında tek, birçok fikri bugün daha ileriye götürülmüş durumda.
Katılabiliriz ya da katılmayabiliriz ama insanın atomu, insanlığın tabusu, insanlığın gizemi olan psikolojiyi ilk parçalanan oydu. Bu konuda  düşünsel sistematiği de o belirledi. Eğrisi de doğru da bugün bu gerçeğin gerisinde kaldı, bence kalmalı da.

21 Ağustos 2011 Pazar

İntihar Paralelinde Seri Katl

Seri katil, cinayet işlemeyi, dolayısıyla öldürmeyi zevk için yapan en az 3 cinayet işleyip işlemeye de devam eden kişidir. Kendisine belli özellikleri içeren random kurbanlar belirleyerek yoluna devam eder. Seri katil bu işi para için yapmaz. Zeten para için yapsa tetikçi olur, seri katil değil. Zeki olanları ise seri cinayetleri, emniyet güçleri ile oynanan bir satranca benzetir. Özellikle bu durumda zekalar konuşur ve çarpışır. Romanlara konu olanlar ise işin içine zekayı karıştıranlardır.

Seri katillik müesesesi ile alakalı, intihar ile paralellik kuran şöyle bir teorim var. Belki doğru belki yanlış. Şöyle ki;

İnsanın kendisini öldürmesi intihar, başkasını öldürmesi ise cinayettir. Cinayet işleyenler arasından bir grup da seri katillerdir. İntihar edenler ile seri katilleri, ikisinin de özünde `öldürmek` teması olduğu için aynı kefeye koyacağım. Çünkü birisi kendisini, ötekisi başkasını öldürüyor. Sayılara ve araştırmalara göre konuşursak;
Seri katillerin ve intihar edenlerin topluma göre oranı, sosyoekonomik düzeyin çok iyi olduğu Batı toplumlarında bize göre çok daha fazla. Ayrıca yine oranlara göre intihar edenlerin genelinin sosyoekonomik durumu toplum normallerinin çok üstünde. İntihar edenlerin yaş ortalamaları çok düşük. Yani bu insanların çoğu genç. İnsan tersini bekliyor ama durum böyle.

Ayrıca `California sendromu` gibi bir örnek var önümüzde. Maddi imkanların üst seviyede olduğu ve eğlence odaklı yaşam merkezlerinden biri olan California'dan ismini almakta bu sendrom. Bu sendrom 4 aşamadan oluşuyor. İlk adımda yüksek olanaklar içerisinde sürekli zevki kurtarmak için yaşamak var. İkinci adımda ben merkezli yaşam. Bu yaşam üçüncü adımda sizi yalnızlaştırıyor. Son adımda ise mutsuzluk hali ve depresyon yaşanıyor. Eğer mutsuzluk ve depresyonda olan birinin ümidi de yoksa intiharla sonuçlanabiliyor. Küçük şeylerle mutlu olmayı başaramayan, hep daha fazlasını isteyen ve bu nedenle elindeki imkanları yetersiz gören kişilerde intihar vakaları sık yaşanıyor.


İntihar edenlerin veda mektuplarına baktığımız zaman, bu mektuplarda genelde, hayattan zevk alamadıkları, dünyada artık tatmadıkları bir zevk kalmadığı, ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettikleri
yazıyor. Seri katiller arkalarında bir not veya mektup bırakmıyor ama bu gözlük ile seri katillere baktığımız zaman bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünyada artık tatmadığı bir zevk ve yapmadığı bir deneyim kalmayan bir insanın yöneldiği nokta ölüm, yani bu dünyadan ötesi ise intihar etmek istemeyenlerin seri katil olmaya yönelebileceği
sonucunu çıkabiliriz. Bazısı tercihini, ölüm temasını kendisi üzerinde deneyip dünyada denemediği tek deneyimi de edinmek isterken, bazısı da ölüm temasını başkaları üzerinde deneyip kendi içindeki hiç tatmadığı duyguları açığa çıkarıyor olabilir. Bir kişinin hayatını
bitirmeye muktedir olmak gibi tanrısal bir yeti elde ettiğini sanmaktan, ölümün kollarındaki insanları müşahedeye kadar geniş bir perspektif çıkabiliyor insanın karşısına. İnsanın hayatını gözle görünür şekilde değiştirip ölmekte olan birini hayata döndürebilme yetisine sahip
olan tıp mesleğinde, kendine yarı tanrılık makamı addeden insanları görmüş biri olarak, tamamen sağlıklı bir kişinin canını alabilmesi ile kendine yarı tanrılık addeden seri katiller neden olmasın diye düşünmekteyim. 'Hostel' filmindeki insanları öldürmeyi zevk edinmiş zenginlerin oluşturduğu grup da buna örnek oluşturmakta (her ne kadar film bir kanıt olarak kabul edilmese de bir insanın kurgusu olduğu için önemli bence).

Özetlersem, intihar ve seri katillik müesesesinin temellerini; imkan fazlalığına ve dünyada tadılmayan bir zevk kalmamasının, insanları, hiç tatmadıkları ve denemedikleri bir deneyim olan ölüm üzerindeki deneyimlerini arttırmaya ittiğini iddia ediyorum.

'Bizde neden seri katil yok' sorusuna gelirsek eğer:
Bizim insanımız aklıyla değil anlık duygulanımları ile hareket eder daha çok. Bizde cinayetlerin çoğu, tabi organize değilse, anlık gaza gelmeler, töre veya geçirilen cinnetler sonucu işlenir. Kişinin gözü o anda kimseyi görmez ve cinayeti işler. Sonra ya yakayı ele verir ya da kendisi emniyet güçlerine teslim olur. Geçen senelerde bir köyde yapılan toplu katliam dediklerimi destekler nitelikte. Adam kafaya koyduklarını topluca temizliyor, zaten seri katilliğe mahal kalmıyor.
Ayrıca maddi imkanların çok iyi olmamasından ötürü küçük şeylerle mutlu olabiliyor halkımız. Bu da California sendromu'ndaki patolojik zinciri kırıyor. Dini inanışlar da burada devreye giriyor. İslam dininin intiharı yasaklaması, bir insanın canına kıymayı tüm insanlığın canına kıymaya denk tutarak 'Can'ı koruma altına alması da caydırıcı bir etken.

Günümüzde ölüm ve seri katliam ile alakalı başka mekanizmalar da türemeye başladı. Geçenlerde, sanal alemdeki silahlı oyunların reel aleme ilk yansımalarını gördük. Norveçli bir çocuk, sebepsiz yere okulunun ortasında kıyım yaptı. Sonrasında çocuğun silahlı oyunlara olan tutkusu ortaya çıktı. Eskiye nazaran çok küçük yaşlarda bu oyunlara başlandığı düşünülürse, belki de bu olay ileride göreceğimiz birçok olayın öncüsü niteliğinde.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

House MD

İzlemesi eğlendiren, imrendiren dizi.

Bugüne bugün tüm dünyada izleniyor. İlk sezonlarının çoğu aşırı tıbbi terim ve vaka içeriyordu. Yine sonlara doğru biraz azaldı. Eskiden, bu diziyi çoğunlukla tıpçıların izlediğini sanıyorduk. Sonradan anladık ki genel manada da baya izleniyormuş. O zamana göre şimdi izleyenlerin sayısı çok daha fazla. Neredeyse izlemeyen yok sanırım şu an.

Herkesin alacağı belli bir haz var bu diziyi izlerken. Bu haz da baya yüksek. Zira tıp literatürüne hakim birinin bu diziyi izlerken aldığı haz ise anlatılamaz ve karşılaştırılamaz derecede yüksek. Vakaların örgüsü, tıbbi yönden tutarlılığı gayet iyi. Zaten dizinin tıbbi danışmanları profesör düzeyinde. Bizdeki 'Doktorlar' gibi kime danışıldığı belirsiz değil.

House karakteri, genel olarak Sherlock Holmes'ten esinlenilmiş bir karakter. Bunu yapımcılar itiraf ediyor. Sherlock Holmes'un kriminal olayları çözme isteği ve becerisi, House'da tıbbi vakaları çözmeye olan isteğe revize edilerek monte edilmiş. Bilgisi, yeteneği, asosyalliği, narsistliği, psikolojik çıkarımda bulunma yetileri de aynen eklenmiş.

Dizi genel olarak bir hareket, bir heyecan ve psikolojik çıkarımlar ile geçiyor. Her şey House'un asosyalliği, yeteneği ve tanı koymadaki becerisi üzerine dönüyor. Gerçi son sezonlara doğru öteki karakterleri de işin içine daha çok sokmaya başladılar ama genel manada böyle.

İnsan düşünmüyor değil 'House Türkiye'de yaşasa, burada mesleğini icraa etse nasıl olurdu?' diye. Bir kere haftada 1 vaka alamazdı. En az 40-50 vaka almak zorunda bırakılırdı. Malum, Sağlık Bakanlığı politikaları (benim vatandaşım geri çevrilmeyecek!). Adam her bölümde en az 3 defa yanılıyor. Türkiye hata kabul etmez oysa. İlk hatasında yerdi dayağı, ikincisinde hastanelik olurdu, üçüncüsünde ise kafasına sıkarlardı. Adam buralarda çalışsa idi bir araba dayak yerdi her gün. Yani Türkiye profili House'u kaldıracak seviyede değil (zaten).

Klinik yönden ve tanı koymada çok yetenekli. Doğru. Ama vakaların hepsi de adamına göre gelmez ki. House infeksiyon hastalıkları uzmanı. Gelen vakaların çoğu infeksiyon çıkıyor. Geri kalanlar da kanser, otoimmün veya nörolojik hastalıklar. Yani dar bir çerçeve. Tabi yönetmen ve senarist ne derse o olur.

İnsandaki bilgi isteğini arttırıyor dizi genel olarak ama bunun haricinde örnek alınmaması gereken bir doktor House. Hastayı görmemesi, hastayı muayene etmemesi, sadece tetkiklere göre yorum yapması büyük yanlışları. Hasta psikolojisini ve hastanın sosyal durumunu göz önüne alması ise (hastaların evini sürekli aratması) örnek davranışları (tabi evini izinsiz aratması değil).

Dizi artık son sezonlara doğru kendini tekrarlamaya başladı ama yine de izlenebilirliğini koruyor. Benim önerim, House'un tıp fakültesi öğrenciliğine dönülmesi. O zaman çok taze materyal çıkar yapımcılara. Zaten dizinin birkaç yerinde House'un tıp fakültesinde de bir efsane olduğuna vurgu var. Vurguyu `Cuddy` yapıyor. Ama nerede? Kim duyacak beni, tavsiyemi.

Geçmişte bir `Star Wars` nesli yetişmişti, bugün ise `Harry Potter` nesli yetişti. Bu nesiller bu filmlerle yetiştikleri için kendilerini şanslı sayıyorlar. Kısmen de haklılar. Ben de House ile başladığım için, House ile bitirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Bizim neslimiz de bu diziyor yetişti. Ne olursa olsun bu dizi farklı bir diziydi, gözümüzde de hep öyle kalacak.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Konuşmak

Konuşmak, sadece dilimizin oynaması değil, gerek bilincin gerek bilinçdışının dışarı yansıma biçimidir.
Zira "dervişin fikri neyse zikri de odur" derler.

Konuşmak bir ihtiyaç. İnsanlar; başarılarında, zaferlerinde, üzüntülerinde, kederlerinde bu duygulanımlarını birilerine aktarmak istiyor. Bunun sebebi hem fikir alışverişinde bulunmak hem de konuşarak bu duygularını paylaşmak ve dolayısıyla konuşma ihtiyacını giderip rahatlamak.

Psikolojide ve psikanalizde konuşmak; hem bir tanı hem de bir terapi yani tedavi yöntemi. Freud'un kullandığı 'serbest çağrışım' yöntemiyle hastanın dinlenmesi bu paralelde. Çünkü 'serbest çağrışım' yöntemi sırasında yönlendirilmeyen hasta, zihninde baskın gelen düşünceleri analist ile paylaşıyor. Bir manada zihin parasentezi (zihin boşaltımı) uygulanıyor. Bu yöntemle hem zihnin içeriği tanımlanıyor, hem de zihin boşaltılarak hasta rahatlatılıyor. Hastaların (özellikle histeri hastaları) kısa süreli olarak semptomlardan arınması, yöntemin faydalı olduğunu, semptomların bir süre sonra geri dönmesi de yöntemin kür yani tam bir tedavi sağlamadığını gösteriyor.

'Konuşmak' deyince akla gelen başka bir konu da 'kadınlar'. Freud'un yaptığı çalışmaya göre kadınlarda 'histeri', erkeklere göre 20 kat daha sık görülüyor. Zaten 'histeri' kelimesi de Latince'de 'rahim' kelimesinden (histerektomi) geliyor. Eskiden rahmin, boğaza yakın bir yere gelip boğazda düğümlenme hissi oluşturarak histeriye neden olduğu düşünülüyormuş. Zira bu düşünce Freud zamanında yıkılıyor. Freud, histerinin, psikolojik rahatsızlıkların fiziksel belirtilere dönüşmesi yoluyla oluştuğunu gösteriyor. Histeriden muzdarip kadınlar, 'serbest çağrışım' yöntemi ile psikanaliz sonucu rahatlıyorlar ve belirli bir süre semptomlarda kaybolma görülüyor. Histerinin kadınlarda daha çok görülmesi, kadınların daha fazla olan konuşma ihtiyacıyla ve kadınların psikolojik yönden daha frajil olmalarıyla açıklanabilir belki de.

Konuşmak bir ihtiyaç ise konuşacak birini bulmak da ihtiyaçlar listesine üst sıralardan giriyor. Günümüzün kalabalıklar arasında yalnızlaşan ve bireyselleşen toplumunda, haliyle, konuşacak ve bir manada içini dökebilecek bir insan bulmak da zorlaşıyor. Bundan dolayı ki psikiyatrlar ve psikologlar gibi para karşılığı insanların dinlendiği yerlere rağbet artıyor. Zira dilimizde istirahat etmenin bir karşılığı da 'dinlenmek'. İnsanlar dinlenmek, dinlenilmek istiyor.

Biliyoruz ki konuşmak, birilerine derdini anlatabilmek bile insanların bir ihtiyacı. Dini inanışların hemen tamamında bulunan 'dua' inancı, insanların; dertlerini, sıkıntılarını, isteklerini, mutluluklarını, şükürlerini direkt taptıkları ilahlarına iletmelerini sağlıyor. Dua etme ihtiyacı duyulması, saydığımız faktörler yönünden insan psikolojisi ile uyuşuyor ve duanın meditasyonel yönünü ve önemini ortaya koyuyor.

Depresyon, psikolojik engelleri aşamama sonucu oluşan çökkünlük yani bir depresif mod ise insan ile 'yaratanı' arasında kurulacak dua aracılı direkt bir bağ, her ne durumda olursa olsun insana bir çıkış yolu sağlayacak ve depresyona girmeye mahal bırakmayacaktır. Çünkü ne durumda olursa olsun insan, yaratanının kendisini duyduğunu bilecektir. Herhangi bir yere hapsolmuş bir insan, tek bir yol bulduğu anda oradan kaçabilir. Daha fazla yola gerek duymaz. Psikolojik yönden kendi içine hapsolmuş biri de, dua yoluyla yani direkt hatla yaradanına sığınmayı bilirse bu esaretten kaçabilir. İslam felsefesindeki "dua müminin yani inananların silahıdır" sözü de bunu destekler mahiyette olsa gerek.

Mevlevihanelerde, 'dervişliğe soyunmak' isteyenler, yaklaşık 20 günlük bir konuşma orucuna sokulur ve ondan sonra yine de soyunmak isteyip istemedikleri sorulurmuş. Demek ki o zamanlar, 'dervişliğe soyunma' yolunda en önemli imtihan, insanın konuşma ihtiyacını baskılaması ve diline hakim olabilmesi olarak görülüyormuş. Çünkü insan, dünyaya geldiğinden beri aynı psikoloji yani aynı kullanım klavuzu ile hareket eden bir canlı. Yüzlerce, binlerce sene önce de konuşmak bir ihtiyaçtı, yüzlerce sene sonra da konuşmak bile ihtiyaç olarak kalacak...