31 Temmuz 2011 Pazar

Diğerleri Plastik Topla Maç Yaparken Onları Elinde Adidas Topuyla İzleyen Çocuk

Gözümde kapitalizmi simgeleyen, kendi zenginliğiyle oluşturduğu psikolojik fildişi kulelerde kendini azat kabul etmez bir yalnızlığa hapsetmiş çocuktur. Bu çocuklar sosyal ve psikolojik özürlü olarak karşımıza çıkacaklar seneler sonra.

Maç devam ederken kenarda beklemesi, kendini mahalle ahalisine kabul ettiremediğini gösterir. Elinde Adidas topu olsa da, diğer çocuklar, bu çocuğun topunu alıp kaprisine katlanmak yerine almamayı tercih etmişlerdir. Niye alsınlar ki? Biz de yaptık mahalle maçı. Hiçbir zaman Adidas topumuz olsun, şöyle ağları olan gerçek bir kalemiz olsun diye düşünmedik. Halısahamız olsun diye aklımıza dahi gelmedi. Mahallenin boş alanları sahamız, taşlar kalemiz, yabanı otlar çimimiz, herhangi bir plastik top oyuncağımızdı. Ama mutluyduk.

Şimdi İstanbul çocuklarına bakıyorum. Adidas topu bırak kramponundan dizliğine, formadan bilmem neyine kadar Adidas. Saha halı. Elde Adidas spor çantalar, enerji içecekleri. Sanki A Milli takımla maça çıkıyor gibiler. Biz krampon da aramadık, maçtan sonra duş alacak bir yer de. Maç sonrası üzerimizde kurudu terimiz, ayağımızdaki 'herhangi bir ayakkabı' dayanamadı delindi. Maçlarda kullanılabilecek başka bir eski ayakkabı araştırdık.

Bu çocukların neden psikolojik ve sosyal yönden ileride sıkıntı çekecekleri ile alakalı birkaç kelam edip uzatmadan bitireceğim. Bu çocuklar, küçüklüklerinden beri, diğerler çocuklardan bir gömlek üst görürler kendilerini. Bunda ailenin söylemleri ve gazlaması büyük yer tutar zannımca. Çünkü o yaşta çocuk bunları kendi başına akıl edemez. Bu söylemler ve gazlamalar sonucu çocuk kendini diğer çocuklardan soyutlar. Aralarına da belli şartlar dahilinde iner. 'Topu veririm ama kaptan olurum' tarzı kaprislerini dayatır. Mahallenin diğer çocukları bazen kabul eder bazen etmez. Diğer çocuklarla olan ilişkileri böylece sıkıntılı bir konuma girer. Etrafında her daim olanlar; aile bireyleri ve kendi sosyoekonomik düzeyinde olan sınırlı sayıda insandır. Etrafındaki kişi azlığı; sosyal ve psikolojik uyaranların azlığıyla ve çocuğun sınırlı bir çevreye muhtaç büyümesiyle sonuçlanır. Senelerce maruz kalınan bu durum; çocuğun sosyal ve psikolojik yönden aileye bağlanmasına ve artık başka bir kimseyle iletişim kurma gereksinimi duymamaya, genele hakim bir yalnızlık sonucu çocuğun kendinde bazı takıntılar ve saplantılar geliştirmesine yol açar. İleride bu insanlarla iletişim kurduğunuz zaman, dışardan bu özellikleri hiç farkedilmeyebilir. Kendilerini toplum içerisinde maskelemeyi iyi öğrenmişlerdir. Yalnız bu insanlarla yakın temas kurulduğunda bu özellikleri açığa çıkar. Valhasıl kelam, dışlarındaki psikososyal makyaja aldanmamak gerekir.
Önemli olan insanın aslında ne olduğudur.

Not: İş bu insan profili, uzak bir akrabamın evlendiği kişide ortaya çıkmıştı.
Malesef evlilik noktasına kadar gelmişlerdi. Akrabam zor ayrıldı.
Bu gözlemler de oradan edinilmiştir, hayal ve kuram ürünü değildir.

24 Temmuz 2011 Pazar

Medice Cura Te İpsum

Kısaca; 'doktor isen önce kendini iyileştir' manasında latince söz.

Tıpta hekim olmanın yeri ve hekim ile doktor arasındaki fark bu sözde gizli aslında. Doktor, fakülteden gerekli bilgilerle mezun olmuş, elinde diploma olan kişidir. Hekim ise psikolojik, etik, ahlaki, fiziki yani her yönden kendini yetiştirmiş, kısacası kendisini insanlığın iyiliğine adamış kişidir. Bunlar hekim olmak için gereklidir. Çünkü, insan, biyopsikososyal bir varlıktır. yani insanı sadece biyolojik olarak ele alamazsınız. muhakkak psikolojik ve sosyal yönünü de ele alıp değerlendirmeniz gerekir (işte bu nokta, tıp ile mühendisliğin farkını oluşturur. çünkü mühendislik, sadece mekanik ya da elektoniktir, vs. psikososyal faktörler işin içine girmez).

Örneğin, hekim, hastanın maddi durumunu sorar. Bu soru, ilacın ucuz veya pahalı muadillerinden hangisinin tercih edileceği konusunda önemlidir.
Hekim, hastanın psikolojik durumunu sorar. Çünkü, ilacı gereken saatlerde alıp alamayacağı açısından, tedaviye uyum açısından önemlidir.
Hekim, hastanın sosyal durumunu araştırır. Aile ilişkileri, aile içi şiddet, kadına şiddet,... Gereken yerlerde kolluk kuvvetleriyle irtibata geçme yetkisi vardır. Aslında hekim olmak da budur. İnsanı sadece biyolojik bir kavram olarak ele alsaydı, bunların hiçbiri kaale alınmazdı.

Maalesef, günümüzde, kendini tedavi edememiş hekimler yürürlükte vardır. İnsanı sadece biyolojik bir varlık gibi gören, sadece reçete yazmayı ilke edinmiş, hastayı görünce gözünde dolar işareti çakan hekimler!... İşte bu insanlar, kendini tedavi edememiş, dolayısıyla hastayı da tedavi edemeyecek kişilerdir. Hastanın gözünde gereken pozisyonu alamamış bu hekimlerin yazdıkları reçetelerin daha muayenehane çıkışında yırtılıp atılacağı kesin gibidir. Yalnız şu iyi anlaşılmalı ki hekimlik mesleğinin özü bu değildir. Hekimlik mesleğinin özü, önce kendini tedavi etmekten geçer. Birkaç kendini bilmez kendini tedavi etmez insan yüzünden koskoca ve köklü bir meslek kötülenemez.

Sağlık sisteminin kapsadığı 3 bileşenden biri elbet ki hekimler. Diğerleri ise devlet ve hastalar. Maalesef bugün, sağlık sisteminin tüm günahı, hekimlerin sırtına yıkılmak isteniyor, hekimlik mesleği karalanmak isteniyor. Elbet ki hekimlerde de sıkıntılar var, yukarıda bahsettiğim mekanizmalardan ötürü. Yalnız gerekli ortamı sağlayan bir devlet, bilinçli bir hasta profili de oluşmuş değil ülkemizde.
Devlet 'kimse acilden geri çevrilmeyecek' diyor ama kapasiteler ve olanakları hesaplamıyor. Bazı hastanelerin yenidoğan ünitelerinde, bir küvezde 3 tane bebek yanyana yatırılıyor. sonra hastane infeksiyonu sonucu bebek ölümleri olduğunda bu iş örtbas ediliyor.
Zaten belli bir vadesi olan kanser hastası öldü diye, acil birbine katılıyor. Hekim darp edilmeye çalışılıyor. Ameliyat sonrası hekimden bağımsız gelişme olasılığı olan bir komplikasyon geliştiğinde suçlu hemen hekim ilan ediliyor.

Sonuç olarak sağlık sisteminde çözüm, bu sistemi oluşturan her bileşenin üzerine düşeni yapmasından geçiyor. Kendini tedavi edebilmiş bir hekim, tüm olanakları halkı için geliştiren polemikten uzak bir devlet, bilinçli bir hasta ve hasta yakınları. Birilerini günah keçisi ilan etmek çözüm değil. Umarım gelecekte güzellikler bizleri bekliyordur.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Yazmak

Beş harften oluşan bir kelimedir dışardan bakıldığında.
Dışarıdan bakmak yetmez, içerisine girmek gerekir. İçten görünüşü ile ne devasa bir kavramdır. Öyle ki başınız döner. Yazmak kavramını gerçekleştiren kişidir yazar. Kimi yazar olanı yazar, kimi yazar olana yeni şeyler katar. Kimi zaman toplum mühendisi olur, kimi zaman acı söyler dost olur, kimi zaman güldürür, kimi zaman düşündürür. Kısacası bizden uzak olup bize çok yakın olan kişidir.

Hayatımızın her anı okumakla geçiyor ama yazmakla geçen kısımları çok sınırlı. Tabi derste not tutmak gibi başkasının dikte ettiğini yazmaktan değil, kendine özgün yazmaktan bahsediyorum. İnsan yazmadıkça bu işin ne kadar zor olduğunu da anlamıyor. Örneğin bir gazeteyi ele alıp okuyoruz ama nasıl yazıldığını hiç düşünmüyoruz. Haber, haber yorumları, köşe yazıları,... dizaynına hiç girmiyorum bile. Oysa ki bu sayılanlar onlarca kişi tarafından saatler süresinde hazırlanıyor her yeni gün be gün. Biz ise son ürünü alıp sadece tüketiyoruz.

Amatör olarak yazmaya çalışan yazarlar olarak bizler, kısmen bu güzellikleri ve bu zorlukları anlama şansına sahibiz. İki kelimeyi biraraya getirmenin zorluğu, yazdığınız ve o kadar emek verip uğraştığınız yazının beğenilmemesi, üstüne üstlük eleştirilmesi, beğenilmemeyi hazmedebilme ve daha birçok şey. Dışardan bakıldığında küçük gibi görülen bu yönlerin; hakiki yazarlığın nasıl olduğunu kıyaslamada, yazarlığın zorluklarını kavramada ve yazarlık pratiğimizde çok işimize yarayacağını düşünüyorum. Tabi burada şunu da belirtmek lazım. Yazarlığımız, içini doldurabildiğimiz kadar yazarlıktır. Yazıyı laf olsun torba dolsun diye yazmak var, binlerce kişi tarafından okunan bir basın yayın organında milyonlarca kişi tarafından okunacakmış gibi yazmak var. Bu tamamen bize kalmış. Tamam yazarken bir yandan da eğleneceğiz ama ekseri olarak yapılması gereken ikincisi yani on kişiye yazılsa da milyonlara yazılıyormuş gibi yazmak. Çünkü son tahlilde, bize bir şeyler katacak olan, yazarlık yönümüzü geliştirecek olan budur. Bence sözlüklerin, blogların kuruluş amacı da budur. Bu düşüncem, bazılarımız tarafından abartılı bulunabilir. 'Hadi be sen de' veya 'çok uçtu' gibi sözleri duyar gibiyim. Sinema dünyasında ne kadar iyi oyuncu varsa ve geçmişlerine baktığımda, kenar bir semt tiyatrosundan geldiklerini ve hala tiyatrolarla bağlarını kesmediklerini gördüm. Demek istediğim şu ki; şimdi basit gördüğümüz, pek kıymet vermediğimiz şeyler ileride çok değerli şeylere temel oluşturabilir. Bugün ehemmiyet vermediğimiz bir hadise ileride kıymete binebilir.

Gölde büyük halkanın oluşabilmesi için taşın göle düşmesi ve küçük halkanın oluşması gerekir. Yani büyük hedefe giden yol, başlamaktan ve azimle ilerlemekten geçer. İşte bu yazıyı yazmamın sebebi de bunu kendime hatırlatmaktır.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Nasıl İyi Hekim Olunur

Cleveland Clinic Kardiyoloji Bölüm Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Murat Tuzcu, bizzat sorduğum "Nasıl İyi Hekim Olunur"
sorusuna şu cevabı verir;

1. Merak
2. Ana kaynağa gitme yani literatür araştırması
3. Şüphe
4. Araştırma
5. İyi hekimi idame ettirme

Akademi

Akademia, bir terim olarak milattan önce 387 yılında Platon tarafından bir felsefe okulunun ismi olarak kullanılmıştır. Bu terim, günümüzdeki "üniversite" kavramını oluşturan bileşenlerden birisi olan "akademi" terimine öncülük ve işaret etmektedir.

Akademia bir okul olarak ise Platon tarafından kurulan ve girişinde "Matematiksel olanı kavramamış olan, buraya girmesin! (Ageometretos medeis eisito!)" yazısı bulunan felsefe okuludur. Okulun girişinde bulunan bu metin, Akademia'nın matematiksel ve akılcı bir düşünceyle temellendirildiğine işaret etmektedir.

Akademia Felsefesi, Akademia'nın Düşünsel Düzlemi

Platon, öğretmeni olan Sokrates'in izinden giderek batı felsefesini bugün bile şekillendirmekte olan önemli bir felsefe ekolünün kurucusu olmuştur. Bu ekol, aynı zamanda felsefe tarihinin en önde gelen okullarından birisi olan Akademia Okulu'nun ekolüdür.

Akademia ekolü, kuruluş döneminde materyalist düşünceye yönelmiştir. Daha sonraları, Arkesilaos ile birlikte okulun düşünsel yönü de "kuşkuculuk"a doğru kaymıştır. Bu dönemden sonra "Kuşkucu Akademia"nın en önemli düşünürleri olarak Arkesilaos ve Karneades ön plana çıkmışlardır.

Akademia'nın Tarihsel Çerçevesi

Atina'nın kuzeybatısında, bahçeler içinde bir beden eğitimi okulunu satın alan Platon burada Akademia ismini vereceği okulunu kurmuştur. Platon aynı zamanda kendi felsefe yaşantısının en önemli dönemlerini de bu okulda geçirmiştir. Platon'un en önemli eserlerini hayata geçirdiği Akademia Okulu, daha sonraları Platon'un ardılları olan Arkesilaos, Karneades ve Larissalı Philton gibi filozoflar tarafından da yaşatılmış ve Platon felsefesini bütün düşünce dünyasına yaymıştır.

Akademia, yüksek düzeyli kapsayıcı etkisini batı felsefe dünyası üzerinde bugün bile bütün canlılığı ve güncelliğiyle hissettirmektedir.

Platon'a göre onun Akademia'da yetiştirdiği insanlar ileride Yunan şehirlerinde siyasi liderlik yapacak ve politika düzeleceklerdir.

Akademia Okulu düşünce dünyasında çok uzun bir sürece büyük bir önem arz etmiştir. Platon'un ölümünden sonra ise okul gerçek etkinliğini yitirmeye başlamıştır. Platon'dan sonra okulun liderliğini yürüten Speussippos, Ksenokrates, Krates gibi isimler Platonun felsefesine ek bir şeyler katamamışlardır. Daha sonraları, Arkesilaos'la birlikte okulun "Yeni Akademia" diye bilinen ikinci dönemi başlamıştır. Arkesilaos, doğruyu bilmenin olanaksız olduğunu söyleyerek Platon'un görüşleri ile taban tabana zıtlaşmış ve ona karşıt bir görüş ortaya çıkarmıştır.

Akademia, aynı zamanda "Akademos" olarak da bilinmektedir.

Bugün kullandığımız ''akademi'' terimi Akademia'dan gelen bilim ve sanat topluluklarını ifade etmektedir...