Fonksiyone Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI), MRI teknolojisinin en heyecan verici uygulamalarından biridir. Özelliği ise beyin fonksiyonlarının görüntülenmesini sağlamasıdır. Bu teknik, kandaki oksihemoglobin (oksijen bağlı hemoglobin) ile oksijenini yitirmiş deoksihemoglobinin manyetik özelliklerindeki farklılığa dayalıdır ve bu nedenle fMRI sinyali Kan Oksijenasyon Düzeyine Bağımlı Sinyal (Blood-Oxygenation-Level-Dependent signal – BOLD) olarak adlandırılır. Sinirsel aktivite artması, aktive olan bölgede oksijen tüketiminde ve enerji metabolizmasında artışa neden olur. Bu, oksijenini yitiren hemoglobinin artmasına ve manyetik sinyalde küçülmeye neden olur. Bununla birlikte, yerel kan akımındaki artış ile saniyeler içerisinde oksijen tüketiminde artış olur. Beyin kan akımındaki artış, oksijen tüketimindeki artışın üzerine çıktığından oksi-hemoglobin artar ve sinyal büyüklüğünde bağıl artış görülür. Böylece istenen fiziksel veya zihinsel aktivinin beynin hangi bölge ya da bölgelerinden kaynaklandığını öğrenmiş oluruz.
fMRI, beyin araştırmalarında kullanılan ilk yöntem değil ama kullanılan en uysal ve yenilikçi yöntem diyebiliriz. Fonksiyonel beyin araştırmaları 2. Dünya Savaşı sıraları Nazi Almanyasında popülerlik kazanmış ve büyük gelişme kaydedilmiş araştırmalardır. Beynin fonksiyonel anatomisi ile alakalı bilinen birçok bölge ve çekirdeğin keşfi o zamanlara rastlamaktadır. Keşiflerde kullanılan yöntem ise gerek hayvan gerek insan deneklerin, hala canlı iken, beyinlerinin bir kısmını zedeleyip oluşan fonksiyon kaybı sonucu bu fonksiyonun zedelenen beyin bölgesine atfedilmesinden ibaretti. Evet, bilim her ne kadar ilerlese de Naziler bu uğurda bazı Yahudileri kıymaktan geri durmadılar. Yapılan tabii ki etik değildir. fMRI, bu yöntemler arasında çok masumdur. BT gibi vücuda radyasyon verme tekniğine dahi dayanmayan tamamen güvenli bir yöntemdir.
Yalan Makinesi
Bir zamanlar bilim kurgu romanlarda ve filmlerde rastladığımız makine, fMRI tekniği ile kısmen gerçeğe dönüştü. Doğru söylediğimiz zaman daha önceden gördüğümüz, işittiğimiz, tanık olduğumuz bilgiyi rasyonel olarak, hiç kurgulamadan söyleriz. Oysa ki yalan söylediğimiz zaman malumatımız olmayan bir konuda kurgulamak zorundayızdır. İşte fMRI altındaki deneklerde, doğru söyleyenler ile yalan söyleyenler arasındaki parlayan beyin bölgeleri farklıdır. Buradan çıkılarak da kişinin doğru mu yalan mı söylediğine karar verilir.
İnovatif fMRI Kullanımları
FMRI tekniği sadece bilimsel araştırmalarda ya da tıpta kullanılmıyor. Bunların yanında kullanıldığı daha birçok dal var, hatta bunlardan bazıları fMRI tekniği ile kendini bulmuş dallar; nörofinans, nöroekonomi, nöroreklamcılık, nöropazarlama, nöropsikiyatri, nöropsikoloji,...
Bir finansçı olarak insanların yatırımlarını değerlendirirken hangi zihni süreçlerden geçtiğini ve nelere göre hareket ettiğini öğrenmek istemez misiniz? Yaptığınız reklamın tam hedefine ulaşabilmesi için insan faktörüne göre reklamın icerigini ve verdiği mesajı belirlemek istemez misiniz? İnsanların alma alışkanlıklarını, alım sürecinde nelere dikkat ettiğini öğrenerek pazarlama stratejisi geliştirmek istemez misiniz? İşte soruların büyük kısmı fMRI'ın öncülük ettiği yöntemlerde yatmakta. Şu anda bu konularda da araştırmalar devam ediyor. İlk gelen sonuçlar da insan psikolojisi denen bilinmezin kısmen aralandığı yönünde.
Sonuç
fMRI bir yandan heyecan verici ve yenilikçi bir yöntem iken; diğer yandan daha yolun başında olan, geliştirilmeye çok açık bir yöntemdir. Örneğin bize olayın sadece nerelerde gerçekleştiğini verir. Uyarı nereden çıktı, nerede değerlendirildi, asıl bu konu üzerine en etkin bölge neresi gibi soruların cevaplarını vermez. Sadece olay yerini gösteren ve sizi birçok muammayla baş başa bırakan bir dedektif gibidir. Bakalım her gün bir şeylerin değiştiği dünyada gelecek bizlere daha ne gösterecek.
Hayatta hep neden sonuç vardır. Aynı zamanda normal ve anormal vardır. Bunları birbirine bağlayan ise patofizyolojidir. Patofizyoloji sadece bir tıbbi terim değil hayata bakış açısıdır.
20 Ocak 2012 Cuma
fMRI ve Beyin Araştırmaları
Etiketler:
beyin araştırmaları,
fMRI,
ileri beyin araştırmaları
18 Ocak 2012 Çarşamba
Gitar
![]() |
| Gitar |
10 kişinin alıp en fazla 1 kişinin çalabildiği alet.
Geçenlerde düşündüm neden böyle diye. Millet olarak eksik bir toplum değiliz çünkü. O zaman gitarı alıp öğrenemememizin altında başka bir neden olmalıydı. Sanırsam bunun altındaki nedenler:
- Çok çabuk gaza gelmemiz.
- Bir işi başladığımız gazla götürüp bitiremememiz.
- Sahilde gitar fantezisiyle trolle avlanır gibi kız düşürebileceğimize inanmamız.
Sonuçta ne oluyor? Gitarlar büyük bir hevesle alınıyor. Heveslerin çok gerçekçi olmadığı anlaşılıp ve "sen al çalarsın" gazının müzik kulağı olarak karşılığı çıkmayınca hevesler ve icraatlar da kursaktan öteye geçmiyor.
Haa, yine de gitarı sırtımıza takıp çalamasak da sırtımızda dolaştırmayı millet olarak severiz. Bu, tüm müzik aletleri için geçerlidir. Bir keresinde bir ortaokul sınıfında 20 küsür kişinin okula gitarla geldiğini ama sınıfta sadece birkaç kişinin gitar çalabildiğine kulak misafiri olmuştum. Sırf süs olsun diye gitar taşıyan bir sürü gereksiz insan....
Bir de işin bencesi; gitar bu toprakların müzik kültürü ile çok uyuşmuyor. Her ne kadar bu sebepten bırakan olmasa da öğrenip unutmanın bir sebebi belki bu olabilir. Sonuçta klasik müzik klasik müzik nereye kadar. Bence bu toprakların müzik kültürü saz ile uyuşuyor daha çok. Türkülerimiz, ezgilerimiz saza daha çok gidiyor doğal olarak.
Gitarın da çok güzel gittiği yerler var. Özellikle ney ile gitar kombinasyonundan çok güzel enstrümantal eserler çıkıyor. Hakedene hakettiği değeri vermeye çalışır, çalana saygı duyar ve dinleriz tabi.
Hastayı İnternize Etmek
![]() |
| super intern |
Özellikle internlik dönemi rotasyonları arasında olan cerrahi dalların vizitlerde sık söylenen ve not alınan sözdür bu "hastayı internize edelim" sözü. Kıdemli asistan hastanın durumunu değerlendirir ve kıdemsiz asistana bu talimatı verir. Bu söz "hastanın başına bir intern doktor dikin" manasına gelir.
Anlamsal olarak derin bir sözdür. Ölmekte olan, durumu kritik bir hastanın monitörünü saatlerce izlemekten, otomatik bir ventilatöre bağlanamadığı için entübe hastayı sabaha kadar ambulamaktan, ufak bir pansumana kadar her türlü iş olabilir. Sonuçta hasta internize olmuştur.
İşte intern doktor budur. Gerektiği yerde eksikleri kapatan ara eleman. Vizitlerde üçüncü tekil şahıs olarak anılan kişi.
Ne diyelim. Bir zamanlar askerdik.
Etiketler:
intern,
internize etmek,
intörn,
intörn doktor
26 Aralık 2011 Pazartesi
Önemli Günlerde Tören Alanında Hazır Bekletilen Ambulans
Önemli günlerin ve törenlerin olmazsa olmazıdır.
Eskiden (küçüklüğümden itibaren birkaç ay öncesine kadar), tören alanında bulunan binlerce insanın arasında fenalaşan olur, bayılan olur diye halk için bekletildiğini düşünürdüm bu ambulansların. Oysa şimdi, işin içerisine girmiş birisi olarak gördüm ki; bu ambulansların bekleme sebebi tamamen bürokrasi. Orada olması gerektiği için orada. Ambulansın orada olma sebebi halk değil. Asıl sebep; vali, belediye başkanı, garnizon komutanı,...vs gibi ilin yüksek zevatının orada olması.
Bu zevat nereye giderse sağlık ekibi de peşinden gidiyor. Bu zevat olay yerinden ayrıldığı zaman binlerce kişinin orada olması önemli değil, görev bitiyor.
Yine bu görevlendirmeler neyse de bazı illerde valinin halı saha maçında veya spor yaptığı salonda bile ambulans bekletiliyor.
Hele bir de bakan veya başbakan geldi mi görmeyin gitsin curcunayı. Etrafa bağıran, tamamen kasıntı bir güruh, birilerine yaltanmaya çalışanlar, yapmacık hareketler... İlahi olmayan büyük bir komedya.
Yakın zaman içerisinde her hafta Van'a görevlendirmeye gidildi. Kimsenin şikayet ettiğini duymadım. Zira orada can kurtarılıyordu, cana hizmet ediliyordu. Can kurtarması gereken ambulanslar böyle tamamen bürokratik görevlere verilince koyuyor asıl insana. Malesef ki durum bu.
Dışarıdan göründüğü ile içeriden görünen bir değil velhasıl kelam. Girilmek için bin bir zorluk çekilen, sınavlara girilen, kapağı attık mı kurtuluruz dediğimiz devlet, böyle bir şey işte...
Eskiden (küçüklüğümden itibaren birkaç ay öncesine kadar), tören alanında bulunan binlerce insanın arasında fenalaşan olur, bayılan olur diye halk için bekletildiğini düşünürdüm bu ambulansların. Oysa şimdi, işin içerisine girmiş birisi olarak gördüm ki; bu ambulansların bekleme sebebi tamamen bürokrasi. Orada olması gerektiği için orada. Ambulansın orada olma sebebi halk değil. Asıl sebep; vali, belediye başkanı, garnizon komutanı,...vs gibi ilin yüksek zevatının orada olması.
Bu zevat nereye giderse sağlık ekibi de peşinden gidiyor. Bu zevat olay yerinden ayrıldığı zaman binlerce kişinin orada olması önemli değil, görev bitiyor.
Yine bu görevlendirmeler neyse de bazı illerde valinin halı saha maçında veya spor yaptığı salonda bile ambulans bekletiliyor.
Hele bir de bakan veya başbakan geldi mi görmeyin gitsin curcunayı. Etrafa bağıran, tamamen kasıntı bir güruh, birilerine yaltanmaya çalışanlar, yapmacık hareketler... İlahi olmayan büyük bir komedya.
Yakın zaman içerisinde her hafta Van'a görevlendirmeye gidildi. Kimsenin şikayet ettiğini duymadım. Zira orada can kurtarılıyordu, cana hizmet ediliyordu. Can kurtarması gereken ambulanslar böyle tamamen bürokratik görevlere verilince koyuyor asıl insana. Malesef ki durum bu.
Dışarıdan göründüğü ile içeriden görünen bir değil velhasıl kelam. Girilmek için bin bir zorluk çekilen, sınavlara girilen, kapağı attık mı kurtuluruz dediğimiz devlet, böyle bir şey işte...
10 Aralık 2011 Cumartesi
The Dream Has Become Their Reality
Gerçeklik
Nedir bu gerçeklik? Nedir, ne değildir, kime göre neye göredir?
Salt gerçeklik belki vardır belki yoktur. Bence biz bunu anlayacak durumda değiliz. Çünkü salt gerçeğe hakim olmak, tüm değişkenlere hakim olmayı gerektirir. Tüm değişkenler yerine konmadan nasıl bir matematiksel denklem çözülemiyorsa, tüm değişkenlere sahip olamadan da salt gerçekliğe vakıf olamayız.
O zaman sınırlı değişkenlere sahip olan her insanın kendine göre bir gerçekliği vardır. Yani insan düzeyinde gerçek görelidir. Örneğin küçük yaşından beri ıssız bir adada büyüyen bir insanla uzaya gitmiş bir astronotun dünyaya ve uzaya, aya ve güneşe, yerçekimine ve uçmaya, ...vs, kısacası neredeyse her şeye bakışı ve mesafesi farklıdır.
Hem insan gerçekliğe neyle ulaşır? 5 duyu organının beyinde yaptığı çağrışımlarla. O zaman gerçeklik 3 noktada değişebilir; cisim düzeyinde, duyu organları düzeyinde ve beyin düzeyinde. Bir organ yanlış algılayabilir. Algılanan normal şeyleri beyin revize edebilir (örn: halüsinasyonlar). The Matrix filminde de bu noktaya parmak basar. Beyin insana tavuk yediğini söyler. Beyne tavuk yeniyor algısını vermek, tavuk yendiğine insanı inandırabilir. Öyle ki gerçekte yaşanmış bir anı olarak hatırlanacak birçok rüya olacaktır insanın hayatında. İşte real ile surreal arasındaki perde bu kadar incedir.
Gerçekliğe Karşı Reaksiyonlar
İnsan, 5 duyu organıyla algıladığı gerçekliğin tam ortasındadır. İyisiyle, kötüsüyle... Özellikle hırsların, arzuların esir ettiği insanların bulunduğu çağımızda birçok insan için gerçeklik, istenilen doğrultuda gitmemektedir.
Bir insan düşünüyürum ki çoğu şey istediği doğrultuda gitmemektedir. İstemediği, her gün binlerce kez küfrettiği bir gerçekliğin ortasındadır. Kimisi psikolojik olarak savaşır, kimisi direnir, kimisi ise kendisini depresyonun yavaş kollarına teslim eder.
Depresyonda olsun olmasın bu tarz bir insan, her zaman her yerde bir çıkış, bir exit arar. Bu durumda olan bazı insanlar, akıllarında kendi gerçekliklerini oluştururlar. Günlük olumsuzluklardan uzak, sadece kendilerinin muktedir olduğu yalancı bir dünya. Ki Sucker Punch filminde annesi ölen, küçük kız kardeşi üvey babasına kalan ve akıl hastanesine atılan kız kendi hayal dünyasını oluşturur. Birçok ifrite, canavara, hortlağa karşı mücadele eder. Hepsinde de muktedir olur.
Gerçekliğin kötü kollarına düşmüş, tek çare olarak kendi gerçekliğini oluşturup gerçek kötülükten sıyrılmak, kaçmak isteyen insanda sonuç çok farklı olabilir. Durum, birçok psikiyatrik bozukluk ve hastalıkla sonlanabilir.
Kişinin ruhsal problemleri bedensel belirtiler olarak ortaya çıkar: Konversiyon bozukluğu.
Kişi kendi vücudunda hastalık belirtileri hisseder: Somatizasyon bozukluğu.
Kişi sürekli hasta olduğuna inanır ve doktor doktor dolaşır: Hipokondriyazis.
Kişi fiziksel etkenlerle kandinde bir hastalığa neden olur ve yakınlarından ilgi bekler: Münchausen Sendromu.
Kişi, kendi çocuğunun hiçbir problemi olmamasına rağmen sürekli hasta olduğuna inanır ve doktor doktor dolaştırır. Bazı zamanlarda kendi eliyle çocuğunu hasta edebilir: Münchausen by Proxy Sendromu.
Nedir bu gerçeklik? Nedir, ne değildir, kime göre neye göredir?
Salt gerçeklik belki vardır belki yoktur. Bence biz bunu anlayacak durumda değiliz. Çünkü salt gerçeğe hakim olmak, tüm değişkenlere hakim olmayı gerektirir. Tüm değişkenler yerine konmadan nasıl bir matematiksel denklem çözülemiyorsa, tüm değişkenlere sahip olamadan da salt gerçekliğe vakıf olamayız.
O zaman sınırlı değişkenlere sahip olan her insanın kendine göre bir gerçekliği vardır. Yani insan düzeyinde gerçek görelidir. Örneğin küçük yaşından beri ıssız bir adada büyüyen bir insanla uzaya gitmiş bir astronotun dünyaya ve uzaya, aya ve güneşe, yerçekimine ve uçmaya, ...vs, kısacası neredeyse her şeye bakışı ve mesafesi farklıdır.
Hem insan gerçekliğe neyle ulaşır? 5 duyu organının beyinde yaptığı çağrışımlarla. O zaman gerçeklik 3 noktada değişebilir; cisim düzeyinde, duyu organları düzeyinde ve beyin düzeyinde. Bir organ yanlış algılayabilir. Algılanan normal şeyleri beyin revize edebilir (örn: halüsinasyonlar). The Matrix filminde de bu noktaya parmak basar. Beyin insana tavuk yediğini söyler. Beyne tavuk yeniyor algısını vermek, tavuk yendiğine insanı inandırabilir. Öyle ki gerçekte yaşanmış bir anı olarak hatırlanacak birçok rüya olacaktır insanın hayatında. İşte real ile surreal arasındaki perde bu kadar incedir.
Gerçekliğe Karşı Reaksiyonlar
İnsan, 5 duyu organıyla algıladığı gerçekliğin tam ortasındadır. İyisiyle, kötüsüyle... Özellikle hırsların, arzuların esir ettiği insanların bulunduğu çağımızda birçok insan için gerçeklik, istenilen doğrultuda gitmemektedir.
Bir insan düşünüyürum ki çoğu şey istediği doğrultuda gitmemektedir. İstemediği, her gün binlerce kez küfrettiği bir gerçekliğin ortasındadır. Kimisi psikolojik olarak savaşır, kimisi direnir, kimisi ise kendisini depresyonun yavaş kollarına teslim eder.
Depresyonda olsun olmasın bu tarz bir insan, her zaman her yerde bir çıkış, bir exit arar. Bu durumda olan bazı insanlar, akıllarında kendi gerçekliklerini oluştururlar. Günlük olumsuzluklardan uzak, sadece kendilerinin muktedir olduğu yalancı bir dünya. Ki Sucker Punch filminde annesi ölen, küçük kız kardeşi üvey babasına kalan ve akıl hastanesine atılan kız kendi hayal dünyasını oluşturur. Birçok ifrite, canavara, hortlağa karşı mücadele eder. Hepsinde de muktedir olur.
Gerçekliğin kötü kollarına düşmüş, tek çare olarak kendi gerçekliğini oluşturup gerçek kötülükten sıyrılmak, kaçmak isteyen insanda sonuç çok farklı olabilir. Durum, birçok psikiyatrik bozukluk ve hastalıkla sonlanabilir.
Kişinin ruhsal problemleri bedensel belirtiler olarak ortaya çıkar: Konversiyon bozukluğu.
Kişi kendi vücudunda hastalık belirtileri hisseder: Somatizasyon bozukluğu.
Kişi sürekli hasta olduğuna inanır ve doktor doktor dolaşır: Hipokondriyazis.
Kişi fiziksel etkenlerle kandinde bir hastalığa neden olur ve yakınlarından ilgi bekler: Münchausen Sendromu.
Kişi, kendi çocuğunun hiçbir problemi olmamasına rağmen sürekli hasta olduğuna inanır ve doktor doktor dolaştırır. Bazı zamanlarda kendi eliyle çocuğunu hasta edebilir: Münchausen by Proxy Sendromu.
Yani insan istemediği, maruz kaldığı gerçekliğe dayanabilmek için
15 Kasım 2011 Salı
Prozac Toplumu
Toplumumuzda aşırı miktarda bulunan hastalıklardır psikiyatrik hastalıklar. Depresyon, fobiler, panik atak, konversiyon bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve daha niceleri...Yakınıyla tartışıp fenalaşanlar mı dersin? İlgiyi üzerine çekmek için hasta numarası yapanlar mı dersin? Sürekli çocuğunun hasta olduğunu düşüneni mi dersin? Muhteşem Yüzyıl dizisini bitirip fenalaşan, dizisini bitirmeden hastaneye başvurmayan mı dersin? Büyük diziler sırasında hastanelerin sinek avlayıp dizi bittikten sonra gelen hasta akınını mı dersin? Yaprak Dökümü dizisinin finalinde tek Allah'ın kulu olmayan acili mi dersin?
Kimseye bakmaktan kaçtığımız yok ama milletime acıyorum. Psikolojik açıdan sıkıntılıyız. Ondan dolayı da her gün her saat takip edilecek bir dizi, bir program, bir evlilik programı var. Resmen televizyonla uyuyor, televizyonla rahatlıyoruz.
İnception filminde sürekli rüya görmeye gelen yaşlılar için, the dream has become their reality, diyor. Yani 'onların rüyaları gerçekliği olmuş'. Bizim de millet olarak gerçekliğimiz de televizyon olmuş. Programlar bitince gerçeğe dönüyoruz; bu da bizi hasta ediyor.
Batı'da çok yaygın olan depresyon bizde de artık çok yaygın. Etrafınızdaki her 5 insandan 1 tanesi depresyonda, 10 insandan 1 tanesi antidepresan kullanıyor. Toplumda ayıplanacağı, dışlanacağı gerekçesiyle de kimseyle sıkıntısını paylaşmıyor. Bundan dolayı sayı size çok fazla gibi görünmeyebilir ama kim ne derse desin gerçek bu. Artık biz de 'Prozac toplumu'yuz.
12 Kasım 2011 Cumartesi
Halk Sağlığı
Özellikle ülkemiz Türkiye'ye baktığımızda çok iyi doktorlarımız var. Sağlık sistemimizdeki asıl problem doktorlar gibi gösterilmek istense de asıl problem aşikar şekilde devlet politikaları.
Mesela ülkemizde tedavi edici hekimlik var; koruyucu hekimlik yok. Halkı geçtim, aile hekimleri ve herhangi bir uzman hekim dahi koruyucu hekimlik açısından bilgilendirilmemekte. Kimseye koruyucu hekimliğin önemi anlatılmamakta. Ufak bir idrar tahliliyle erkenden tanınıp önlenebilecek bir böbrek hastalığı diyaliz gerektiren son dönen böbrek yetmezliğine dönebilmekte. Hem devlete büyük yük, hem hastaya büyük eziyet ve zulüm... Bugün arabalarımız dahi yılda birkaç defa zorunlu muayeneye girmekte. Kendi halkına böyle bir denetim koymayan devlet, kendi insanına bir araba kadar değer vermiyor demektir. Yine de sorumlusu doktor mudur bunların? Kendinize sorun.
Bu yönden halk sağlığı dalı çok değerli.
Halk Sağlığı Yan Dalları (Public Health Fellowship)
Dünya genelinde sağlık politikalarına yön verebilmek için uzmanlık sonrası yan dal çalışmaları da yapmak gerekiyor. O zaman halk sağlığı yan dallarına bakalım. Departmanlar Harvard Halk Sağlığı Okulu sitesinden.
- Department of Biostatistics - Biyoistatistik
- Department of Environmental Health - Çevre Sağlığı
- Department of Epidemiology - Epidemiyoloji
- Department of Genetics and Complex Diseases - Genetik ve Kompleks Hastalıklar
- Department of Global Health and Population - Küresel Sağlık ve Nüfus
- Department of Health Policy and Management - Sağlık Politikaları ve Yönetimi
- Department of Immunology and Infectious Diseases - İmmünoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları
- Department of International Health - Uluslararası Sağlık
- Department of Mental Health - Zihinsel Sağlık
- Department of Nutrition - Beslenme
- Department of Society, Human Development, and Health - Toplum, İnsani Gelişme ve Sağlık
| Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Yan Dalları |
Halk Sağlığı ve Klinik Tıp Bilimlerinin Karşılaştırılması
SONUÇ
İnsanlığa hizmet etmek için tıbba giren biz hekimlerin insanlığa en iyi hizmet edebilecekleri yer poliklinik köşeleri değil, halk sağlığı camiası galiba.
Hem ne demiş İngiliz bir hekim koruyu hekimlikle alakalı: "Doktorun akıllısı sağlıklı insanla ilgilenir." Ama yok cebimizi doldurup insan sağlığını 2. plana atmak istiyorsak poliklinik köşelerini mesken tutmamız lazım. Karar bizim...
10 Kasım 2011 Perşembe
Bilgi, Genel Kültür ve Uzmanlaşma
İnsan düşünen bir hayvandır der Aristo herkesin bildiği gibi. Yani insanı hayvanlardan ayıran şeydir düşünmek. Düşünmek kavramının içerisinde 'bilmek' ve tüm bilişsel eylemler var.
İlk çağdan beri bilişsel faliyetler devam etmekte. Bu bilişsel faliyetlerin toplamı bilimi ve felsefeyi oluşturmakta. Bilim ise birikimsel şekilde yani yeni bulunanlar eskilerin üzerine eklenecek şekilde devam etmekte. Bu da literatürün sürekli genişlemesi, çağımız itibarıyla da tamamına hakim olunmayacak seviyeye gelmesi demek.
Muhakkak ki insan bu dünyada bilmeli, öğrenmeli. Ama nasıl bir bilgi? Her çağın her bireyin gereksinimleri ve tarzı farklı. Bilgi de gereksinimlere, tarza ve çağa göre şekil değiştirmekte.
Çağlara Göre Bilgi ve Düşüncenin Değişimi
İlk çağda insanların önem verdiği kavramlar; hayatta kalabilmek, yaşamını devam ettirebilmek gibi hayvani tarafın daha ağır bastığı içgüdüsel şeylerdi. 'Su ne tarafta' 'ormanda avlanmanın yolları' gibi soruların cevapları her şeyden daha önemliydi. Düşünmek ve özellikle felsefe bu çağda istisna idi. Düşünenler de doğa felsefesi, varlık felsefesi gibi çok temel konular üzerine düşündüler.
Orta çağ ise dinsel konuların etkisi altında kalmıştır. Batı dünyasından din mevzuu skolastik düşünceye neden olurken, Doğu özellikle de İslam dünyasında din mevzuu tam bir kalkınma ve ilerlemeye neden olmuştur. Bu çağa damgasını vuran düşünürler İbn-i Sina, İbn-i Arabi, Farabi, İbn-i Rüşt gibi müslüman düşünürler olmuştur. Popüler konular ise felsefe, tıb, astronomi, matematik, mantık gibi temel pozitif ilimler ve dinsel bilimler olmuştur.
Yeni çağ ise tam bir bilgi çağı olmuştur. İlim ve fen patlama yapmış, dinsel konular geriye çekilip pozitif ilimlerin öne çıkmış, inanç yerine neden-sonuç teşvik edilmiş, ilim ve fende çok geniş buluşlar yapılmış ve tüm fenler birçok alt başlığa ve parçaya ayrılmıştır.
Orta Çağ ve Yeni Çağda Bilginin Karşılaştırılması
Orta çağda çok geniş olmayan pozitif bilimler tamamen öğrenebilecek seviyedeydi. Bundan dolayı tüm ilimlerden bir şeyler bilenler bu çağda alim sayılıyordu. Örneğin İbn-i Sina her ne kadar tıb ilmiyle özdeşleşmiş olsa da uğraştığı alanlar; geometri, mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim gibi geniş bir alana yayılmıştı.
Yeni çağda ise bilginin ön plana çıkması ve her geçen gün yeni şeylerin literatüre kazandırılması sonucu insanların her alanı yakından takip etmesi zorlaştı ve insanlar daha küçük alanları takip edebilir hale geldi. Ayrıca küçük alanlarda geniş bilgiye sahip kişi ihtiyacı ortaya çıktı.
Tüm bunlar ise yeni çağda 'uzmanlaşma' kavramını beraberinde getirdi.
Uzmanlaşma Genel Bilgi ve Genel Kültür
Her şeyden bir şeyler bilmek ve bir şeyden her şeyi bilmek. Siyah ile beyaz gibi arasında mesafeler olan iki kavram. Her alandan bir şeyler bilmeye genel kültür, bir alanda her şeyi bilmeye ise uzmanlaşma denir.
Çağımızın mutlak gereksinimidir uzmanlaşma. Genel kültür ise uzmanlaşma ile kaybedilendir. Çünkü insanlar bir konuyla alakalı derinlemesine bilgiye battıkça geneli gittikçe boşlamaya başlarlar ve sürekli beslenmediği sürece genel kültür körelir.
Örneğin Amerika'da yüksek tahsilli olup yaşadığı ülkenin başkentini bilmeyen insanlar vardır. Çünkü Amerika tam bir uzmanlaşma ülkesidir. Kişiden işinin, dolayısıyla uzmanlık dalının haricinde herhangi bir şey bilmesi beklenmez. Kişiler de kendi dalında en iyi olmaya bakar, geri kalan konularla ise kendi istek ve meraklarına göre ilgilenirler.
Amerika'yı görüp ülkemiz Türkiye'de de aynı muameleyi beklemeyin. Çünkü Türkiye'de herhangi bir dalda 'okumuş' kişi herhangi bir konuda fikir danışılabilecek insan olarak algılanır. Yani bizim ülkemizde insanların beklentisi, yüksek tahsil görmüş birinin her alanda bir fikri ve bir görüşü olması gerektiğidir. Bu da bizim ülkemizde genel kültürün ehemmiyetini arttırır. Mesela Amerika'daki bir doktorun işinden başka bir şey bilmeme lüksü olabilir ama benim görüşüm benim ülkemde yoktur. Aksi takdirde insanların gözündeki değerinizde düşüş yaşanabilir. Tabi sonunda bizim de geleceğimiz yer Amerika'nın bugünkü hali. Bizim ülkemizde de yavaş yavaş 'işini bilsin yeter' görüşüne geliniyor. İnsanlar uzmanların işini ne kadar iyi bildiğine bakıyor. Ama biraz daha zamanımız var.
Uzmanlaşma-Genel Kültür Spektrumunda Olunması Gereken Yer
Uzmanlaşma kişinin mesleğini belirlerken, genel kültür ise kişinin dünyaya bakışını ve o kişinin vizyonunu belirler. Uzmanlaşma, çağın gereksinimlerine göre insanın günlük yaşamdaki yerini belirlerken, genel kültür ise kişinin ufkunu alabildiğine açmaktadır. Bu ikisi de birbirinden kıymetli şeylerdir gözümde.
Peki bu ikisi arasındaki denge nasıl tesis edilebilir?
İnsan, yaşadığımız çağda kendine sağlam bir yer edinebilmek için muhakkak uzmanlaşmalıdır. Uzmanlaşırken de genel bilgiden uzak kalmamalıdır. Genel bilgi dediğim meslek içi genel bilgi ve yaklaşımdır. Mesela dahiliye alanında uzmanlaşan bir hekim genel tıp bilgisinden, dahiliyenin üzerine yan dal olarak herhangi bölüm yapan bir hekim dahiliye ve tıp bilgi ve yaklaşımından uzak kalmamalıdır. Tabi ki kendi uzmanlık veya yan dalı konusunda da kendisini mükemmel yetiştirmeli ve alanının en iyisi olmaya çalışmalıdır.
Bunların haricinde bir de genel kültür vardır. İnsanın hayata bakış açısını geliştirebilmesi için genel kültür çok önemlidir. Genel kültür okunan kitaplarla, gezilen yerlerle, katılınan kültürel aktivitelerle alakalıdır. Özellikle toplumumuzda okumuş yani yüksek tahsilli kişilerden genel bir hayat görüşü, bazı konularla alakalı fikir sahibi olmaları beklenir. Bu açıdan çok da elzem olmasa da her konuda bir şeyler bilmek, en azından her konuyla alakalı fikir sahibi olmak önemlidir.
Tabi bazıları için genel kültür zorunluluk değil bir önceliktir. Çünkü mevcut çağ, içinde bir sürü uzmanı barındırırken genel bilgisi iyi olan, konulara genel yaklaşımı olan insan bakımında fakirlik çekmektedir. Bu açıdan da genel kültürü olan, genel yaklaşımı olan insanlar ön plana çıkmaktadır.
Sonuç
K işinin uzmanlaştığı bir primer dalı olmalı, bunun yanında da hem mesleki hem genel olarak yaklaşım kaybedilmemeli, sosyal planda insan kendini tek bir alana hapsetmemeli ve genel kültürden uzak kalmamalıdır.
Uzmanlaşmanın ehemmiyetini kimse yadsıyamaz. Bunun yanında da genel kültürü zayıf bir insanın dünyevi ve düşünsel meselelerden ne kadar uzak olduğu da yadsınamaz. O zaman 'genel bakış açısını kaybetmeden uzmanlaşmak' ve 'genel kültürden kopmadan uzmanlaşmak' ana amacımız olmalıdır.
İlk çağdan beri bilişsel faliyetler devam etmekte. Bu bilişsel faliyetlerin toplamı bilimi ve felsefeyi oluşturmakta. Bilim ise birikimsel şekilde yani yeni bulunanlar eskilerin üzerine eklenecek şekilde devam etmekte. Bu da literatürün sürekli genişlemesi, çağımız itibarıyla da tamamına hakim olunmayacak seviyeye gelmesi demek.
Muhakkak ki insan bu dünyada bilmeli, öğrenmeli. Ama nasıl bir bilgi? Her çağın her bireyin gereksinimleri ve tarzı farklı. Bilgi de gereksinimlere, tarza ve çağa göre şekil değiştirmekte.
Çağlara Göre Bilgi ve Düşüncenin Değişimi
İlk çağda insanların önem verdiği kavramlar; hayatta kalabilmek, yaşamını devam ettirebilmek gibi hayvani tarafın daha ağır bastığı içgüdüsel şeylerdi. 'Su ne tarafta' 'ormanda avlanmanın yolları' gibi soruların cevapları her şeyden daha önemliydi. Düşünmek ve özellikle felsefe bu çağda istisna idi. Düşünenler de doğa felsefesi, varlık felsefesi gibi çok temel konular üzerine düşündüler.
Orta çağ ise dinsel konuların etkisi altında kalmıştır. Batı dünyasından din mevzuu skolastik düşünceye neden olurken, Doğu özellikle de İslam dünyasında din mevzuu tam bir kalkınma ve ilerlemeye neden olmuştur. Bu çağa damgasını vuran düşünürler İbn-i Sina, İbn-i Arabi, Farabi, İbn-i Rüşt gibi müslüman düşünürler olmuştur. Popüler konular ise felsefe, tıb, astronomi, matematik, mantık gibi temel pozitif ilimler ve dinsel bilimler olmuştur.
Yeni çağ ise tam bir bilgi çağı olmuştur. İlim ve fen patlama yapmış, dinsel konular geriye çekilip pozitif ilimlerin öne çıkmış, inanç yerine neden-sonuç teşvik edilmiş, ilim ve fende çok geniş buluşlar yapılmış ve tüm fenler birçok alt başlığa ve parçaya ayrılmıştır.
Orta Çağ ve Yeni Çağda Bilginin Karşılaştırılması
Orta çağda çok geniş olmayan pozitif bilimler tamamen öğrenebilecek seviyedeydi. Bundan dolayı tüm ilimlerden bir şeyler bilenler bu çağda alim sayılıyordu. Örneğin İbn-i Sina her ne kadar tıb ilmiyle özdeşleşmiş olsa da uğraştığı alanlar; geometri, mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim gibi geniş bir alana yayılmıştı.
Yeni çağda ise bilginin ön plana çıkması ve her geçen gün yeni şeylerin literatüre kazandırılması sonucu insanların her alanı yakından takip etmesi zorlaştı ve insanlar daha küçük alanları takip edebilir hale geldi. Ayrıca küçük alanlarda geniş bilgiye sahip kişi ihtiyacı ortaya çıktı.
Tüm bunlar ise yeni çağda 'uzmanlaşma' kavramını beraberinde getirdi.
Uzmanlaşma Genel Bilgi ve Genel Kültür
Her şeyden bir şeyler bilmek ve bir şeyden her şeyi bilmek. Siyah ile beyaz gibi arasında mesafeler olan iki kavram. Her alandan bir şeyler bilmeye genel kültür, bir alanda her şeyi bilmeye ise uzmanlaşma denir.
Çağımızın mutlak gereksinimidir uzmanlaşma. Genel kültür ise uzmanlaşma ile kaybedilendir. Çünkü insanlar bir konuyla alakalı derinlemesine bilgiye battıkça geneli gittikçe boşlamaya başlarlar ve sürekli beslenmediği sürece genel kültür körelir.
Örneğin Amerika'da yüksek tahsilli olup yaşadığı ülkenin başkentini bilmeyen insanlar vardır. Çünkü Amerika tam bir uzmanlaşma ülkesidir. Kişiden işinin, dolayısıyla uzmanlık dalının haricinde herhangi bir şey bilmesi beklenmez. Kişiler de kendi dalında en iyi olmaya bakar, geri kalan konularla ise kendi istek ve meraklarına göre ilgilenirler.
Amerika'yı görüp ülkemiz Türkiye'de de aynı muameleyi beklemeyin. Çünkü Türkiye'de herhangi bir dalda 'okumuş' kişi herhangi bir konuda fikir danışılabilecek insan olarak algılanır. Yani bizim ülkemizde insanların beklentisi, yüksek tahsil görmüş birinin her alanda bir fikri ve bir görüşü olması gerektiğidir. Bu da bizim ülkemizde genel kültürün ehemmiyetini arttırır. Mesela Amerika'daki bir doktorun işinden başka bir şey bilmeme lüksü olabilir ama benim görüşüm benim ülkemde yoktur. Aksi takdirde insanların gözündeki değerinizde düşüş yaşanabilir. Tabi sonunda bizim de geleceğimiz yer Amerika'nın bugünkü hali. Bizim ülkemizde de yavaş yavaş 'işini bilsin yeter' görüşüne geliniyor. İnsanlar uzmanların işini ne kadar iyi bildiğine bakıyor. Ama biraz daha zamanımız var.
Uzmanlaşma-Genel Kültür Spektrumunda Olunması Gereken Yer
Uzmanlaşma kişinin mesleğini belirlerken, genel kültür ise kişinin dünyaya bakışını ve o kişinin vizyonunu belirler. Uzmanlaşma, çağın gereksinimlerine göre insanın günlük yaşamdaki yerini belirlerken, genel kültür ise kişinin ufkunu alabildiğine açmaktadır. Bu ikisi de birbirinden kıymetli şeylerdir gözümde.
Peki bu ikisi arasındaki denge nasıl tesis edilebilir?
İnsan, yaşadığımız çağda kendine sağlam bir yer edinebilmek için muhakkak uzmanlaşmalıdır. Uzmanlaşırken de genel bilgiden uzak kalmamalıdır. Genel bilgi dediğim meslek içi genel bilgi ve yaklaşımdır. Mesela dahiliye alanında uzmanlaşan bir hekim genel tıp bilgisinden, dahiliyenin üzerine yan dal olarak herhangi bölüm yapan bir hekim dahiliye ve tıp bilgi ve yaklaşımından uzak kalmamalıdır. Tabi ki kendi uzmanlık veya yan dalı konusunda da kendisini mükemmel yetiştirmeli ve alanının en iyisi olmaya çalışmalıdır.
Bunların haricinde bir de genel kültür vardır. İnsanın hayata bakış açısını geliştirebilmesi için genel kültür çok önemlidir. Genel kültür okunan kitaplarla, gezilen yerlerle, katılınan kültürel aktivitelerle alakalıdır. Özellikle toplumumuzda okumuş yani yüksek tahsilli kişilerden genel bir hayat görüşü, bazı konularla alakalı fikir sahibi olmaları beklenir. Bu açıdan çok da elzem olmasa da her konuda bir şeyler bilmek, en azından her konuyla alakalı fikir sahibi olmak önemlidir.
Tabi bazıları için genel kültür zorunluluk değil bir önceliktir. Çünkü mevcut çağ, içinde bir sürü uzmanı barındırırken genel bilgisi iyi olan, konulara genel yaklaşımı olan insan bakımında fakirlik çekmektedir. Bu açıdan da genel kültürü olan, genel yaklaşımı olan insanlar ön plana çıkmaktadır.
Sonuç
K işinin uzmanlaştığı bir primer dalı olmalı, bunun yanında da hem mesleki hem genel olarak yaklaşım kaybedilmemeli, sosyal planda insan kendini tek bir alana hapsetmemeli ve genel kültürden uzak kalmamalıdır.
Uzmanlaşmanın ehemmiyetini kimse yadsıyamaz. Bunun yanında da genel kültürü zayıf bir insanın dünyevi ve düşünsel meselelerden ne kadar uzak olduğu da yadsınamaz. O zaman 'genel bakış açısını kaybetmeden uzmanlaşmak' ve 'genel kültürden kopmadan uzmanlaşmak' ana amacımız olmalıdır.
İbn-i Sina (Avicenna) ve Mustafa Kemal (Atatürk)
"Huzurunda bulunmak mutluluğunu tattığım günlerden birisindeydi (15 Mayıs 1932). Zihinleri açık tutmak için uyguladığı usulle ani bir soru ortaya attı:
- Bizde çağının zirvesine erişmiş ilim adamı var mı?
- Var efendim, dedim.
- Kim?- İbn-i Sina.
- Hangi branşta ?- Tıp'ta.
- Hangi eseriyle ?
- El Kanun Fi't-Tıbb adlı büyük eseriyle.
Baktım... Yüzünde bir memnunluk ifadesi belirdi, sordu:
- Kitabının adını "Tıp İlmi" veya "Tıp Fenni" demeyip Tıp Kanunu demesini nasıl izah edersin ?
Doğrusu bu soruya hiç hazır değildim.
- Ancak bir tahmin ileri sürebilirim, dedim.
- Nasıl bir tahmin ?
- Kitabına ancak kesinlikle doğruluğuna emin olduğu sonuçları aldığını söylemiş olabilir.
- Hayır, dedi. O zaman herkesin kitabına kanun demesi gerekirdi.
Bir durgunluk oldu. Birkaç dakika sonra beni hayran etmiş olan şu açıklamayı yaptı:
- Kanun ne türlü ilimlerde bahis konusu olur ?
- Pozitif ilimlerde.
- Bu doğru, yalnız İbn-i Sina'dan önce tıbba "Müspet İlim" diyen olmuş mudur ? Tıp bilginlerine ne ad verilirdi ?
- "Tecrubi Tıp İlmi" mevcut olmadığı dönemlerde "Sezişler" "Görgü Ürünleri" biraz da "Mantık Kontrolü" bahis konusu idi.
- Şu halde İbn-i Sina'dan önce tıbbı, pozitif ilimlerden sayan kimse, mesela Yunan ve Romalılarda görülmediğine göre tıbbı pozitif ilim olarak benimseyen ilk gözlemci ve düşünür İbn-i Sina olmuyor mu ?
- Paşam son derece kıymetli bir gerçeği ve ölçüsünü ortaya koydunuz."
İbn-i Sina 980-1037 yılları arasında yaşamış ünlü bir alim, Mustafa Kemal ise 1881-1938 arasında yaşamış ünlü bir siyaset ve fikir adamı. İkisi de paralel tarihlerde yaşamışlar ve aynı yaşta ölmüşler.
İbn-i Sina ilmiyle Avrupa'da Avicenna olarak ün salmış. Hatta Hipokrat ve Galen ile beraber resmedildiği bir tabloda diğerlerinden daha üstün bir yere oturtulmuş. Mustafa Kemal ise yaptıklarıyla bir kavmin atası manasında Atatürk ismine layık görülmüş.
İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle yüksek bir dimağ. Ve yıllar geçtikçe de anlaşılmaya ve değeri artmaya devam ediyor.
4 Kasım 2011 Cuma
Beyin Tehciri
Yerinde yanlış kullanılan beyin göçü kavramının yerine kullanılması gereken kavram.
Çünkü Türkiye'de beyinler kendiliğinden göç etmiyor, planlı bir göçe tabi tutuluyor, yani ülkede barındırılmıyor. Bunun sebebi de mevcut bilim kurumlarından devlet erkanına kadar geniş bir yelpazede birçok yetersiz, kabiliyetsiz, basiretsiz insan bulunması. Yeterli, kabiliyetli, dirayetli insanların yanında bu özellikleri sırıtacak, belli olacak diye bu insanlara müsamaha gösterilmiyor.
Bunun son örneği ise yabancı doktor mevzuu. Yurtdışında çok iyi yerlerde eğitimini tamamlamış ve ülkesine dönmek isteyen yerli doktorun önüne birçok bürokratik engel koyan devlet, eğitim düzeyi ve kalitesi bilinmeyen yabancı doktorların önünü açıyor. Johns Hopkins, Harvard gibi Amerika'nın best hospital listesinde bulunan üniversitelerde eğitimini tamamlayıp dönmek isteyen nice yerli doktorumuz var ama ülkedeki bu anlayış yüzünden geri dönmüyorlar, dönemiyorlar. O zaman şu soruları kendimize sormamız lazım: Doktor ihtiyacını kendi yerli doktorumuzla kapatmak daha mantıklı değil mi? Niye iyi yerlerde eğitim almış insanların önüne denklik, vb birçok engel çıkarılıyor ama ne olduğu belirsiz doktorlarda hiç şart aranmıyor? O zaman bu yapılan kaliteyi artırmakla alakası olmayan sırf piyasayı kırmak, insanları birbirine düşürmek için yapılan bir hareket değil midir?
Yanlış anlaşılmasın, insanların gözünde yerli doktorlar para derdine düştü imajı oluşabilir. Şöyle bir şey var ki; yabancı doktorların gelmesi sadece yerli doktorların değerini arttırır. Çünkü bizim halkımızın dilinden sadece bizim doktorumuz anlar. Başkası zor. Mesela normalde Türkiye'de çalışan ama haftanın birkaç günü Almanya'da poliklinik yapmaya giden doktorlarımızı örnek verebilirim. Çünkü vatandaşımız nerede olursa olsun kendi doktorunu arıyor. Örneğin yurtdışına gitmiş dönmüş arkadaşlar doktorlarımızın değerini çok daha iyi anlıyor. Çünkü yurtdışında acil olmayan bir reçeteyi acile yazdırmazsınız, hatta muayene dahi olamazsınız. Düşük yapmış kadına "sen zaten düşük yapmışsın evine geri dön" diyerek acilden içeri dahi almıyorlar orada. Türkiye'de ise, ilaç kısmını bilmem ama, en azından muayene edilir ve acil bir şey olup olmadığı kontrol edilir. Heyhat kendi doktorunuzun kıymetini bilmeniz için dışarı çıkmanız ya da dışarının içeriye gelmesi gerekecek.
Son olarak; Devrim Arabaları filminde de dendiği gibi; "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Biz de cezamıza razıyız.
Çünkü Türkiye'de beyinler kendiliğinden göç etmiyor, planlı bir göçe tabi tutuluyor, yani ülkede barındırılmıyor. Bunun sebebi de mevcut bilim kurumlarından devlet erkanına kadar geniş bir yelpazede birçok yetersiz, kabiliyetsiz, basiretsiz insan bulunması. Yeterli, kabiliyetli, dirayetli insanların yanında bu özellikleri sırıtacak, belli olacak diye bu insanlara müsamaha gösterilmiyor.
Bunun son örneği ise yabancı doktor mevzuu. Yurtdışında çok iyi yerlerde eğitimini tamamlamış ve ülkesine dönmek isteyen yerli doktorun önüne birçok bürokratik engel koyan devlet, eğitim düzeyi ve kalitesi bilinmeyen yabancı doktorların önünü açıyor. Johns Hopkins, Harvard gibi Amerika'nın best hospital listesinde bulunan üniversitelerde eğitimini tamamlayıp dönmek isteyen nice yerli doktorumuz var ama ülkedeki bu anlayış yüzünden geri dönmüyorlar, dönemiyorlar. O zaman şu soruları kendimize sormamız lazım: Doktor ihtiyacını kendi yerli doktorumuzla kapatmak daha mantıklı değil mi? Niye iyi yerlerde eğitim almış insanların önüne denklik, vb birçok engel çıkarılıyor ama ne olduğu belirsiz doktorlarda hiç şart aranmıyor? O zaman bu yapılan kaliteyi artırmakla alakası olmayan sırf piyasayı kırmak, insanları birbirine düşürmek için yapılan bir hareket değil midir?
Yanlış anlaşılmasın, insanların gözünde yerli doktorlar para derdine düştü imajı oluşabilir. Şöyle bir şey var ki; yabancı doktorların gelmesi sadece yerli doktorların değerini arttırır. Çünkü bizim halkımızın dilinden sadece bizim doktorumuz anlar. Başkası zor. Mesela normalde Türkiye'de çalışan ama haftanın birkaç günü Almanya'da poliklinik yapmaya giden doktorlarımızı örnek verebilirim. Çünkü vatandaşımız nerede olursa olsun kendi doktorunu arıyor. Örneğin yurtdışına gitmiş dönmüş arkadaşlar doktorlarımızın değerini çok daha iyi anlıyor. Çünkü yurtdışında acil olmayan bir reçeteyi acile yazdırmazsınız, hatta muayene dahi olamazsınız. Düşük yapmış kadına "sen zaten düşük yapmışsın evine geri dön" diyerek acilden içeri dahi almıyorlar orada. Türkiye'de ise, ilaç kısmını bilmem ama, en azından muayene edilir ve acil bir şey olup olmadığı kontrol edilir. Heyhat kendi doktorunuzun kıymetini bilmeniz için dışarı çıkmanız ya da dışarının içeriye gelmesi gerekecek.
Son olarak; Devrim Arabaları filminde de dendiği gibi; "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Biz de cezamıza razıyız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







