Email ile takip et.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Üniversite Hastanesi

Fakültemin kadın doğum nöbetindeydim. Normalde birkaç normal doğum, birkaç sezeryan, birkaç terminasyonla tamamlanan nöbetlerdi. İstanbul'daki çoğu doğum, Zeynep Kamil veya Süleymaniye'de olduğu için fakülte pek yoğun olmazdı. Gece paylaşılabiliyor, birkaç saat yatılabiliyordu. Ertesi gün de işim olduğu için uyumayı düşünüyordum bir yandan.

Geceye doğru saat 23.00 sularında ambulans ile bir hasta geldi. Hasta hemen muayene odasına alındı. Hemşire hanım bir yandan tansiyon almaya çalışırken, diğer yandan asistanlar ve sorumlu uzman hastanın hikayesini dinliyorduk. Hemşire hanım dehşet içinde bana baktı ve "ben tansiyonu alamadım, bir de siz bakabilir misiniz?" dedi. Manşonu bağlarken buz kesmiş kolunu hissettim. Steteskopumu yerleştirdim. Tüm çabama rağmen ben de tansiyon alamadım. Belli ki vücut, beyin gibi hayati organların kan akımını koruyabilmek için kol gibi önemsiz bir yerin kan akımını kesmişti.

Hikayesine göre hasta, dış bir merkezde doğum yapmıştı. İlk başta normal doğum denenmiş ve doğumu hızlandırıcı ilaçlar verilmişti. Çocuğun başı ise normal doğum kanalından çıkamayacak kadar büyüktü. Bu müdahale annenin rahim, rahim ağzı ve idrar torbası gibi doğum yolu üstünde olan organlarını dağıtmıştı. Annede kan kaybı başlamış, çocuk ise az gelen kan nedeniyle oksijensiz kalmaya başlamıştı. Bunun üzerine anne, özel hastanede hemen sezeryana alınmış, bebek alınmış, dağılan organlar da tamir edilmeye çalışılmıştı. Anne ameliyattan çıkmasına rağmen kan değerleri düzelmemişti. Çocuk sağlıklı olmasına rağmen anne saatlerdir eriyip gidiyordu. Bunun üzerine fakültemizle görüşülmüş, fakültemiz de hastayı kabul etmişti.

Hastanın hikayesini dinleyen uzmanımız, hızlıca annenin muayenesini yaptı. Hem rahatça müdahale edebilmek hem de bir an önce annenin acısını dindirebilmek için anneyi ameliyathaneye aldırdı hemen.

Anestezistler yarım saat içinde gerekli tüm hazırlıklarını yaptılar, gereken tüm borularını ve kateterlerini yerleştirdiler ve anneyi uyuttular. Ameliyat sonucu ne olacak bilinmezdi ama en azından annenin acıları dinmişti.

Ameliyathanede neredeyse 15 kişiydik. Kıdemli kıdemsiz anestezi asistanları, bir iki tanesi hariç tüm kadın doğum asistanları, kadın doğum uzmanımız, ameliyat hemşireleri, intörnler, ameliyathane görevlileri,...

Uyuyan anneye ilk kesiyi uzmanımız attı. Önceki günden kalan sezeryan izini tekrar açtı. Normalde el büyüklüğünde olan rahmin yerinde sınırları görünmeyen beyaz-kırmızı bir kütle vardı. Kesi yukarı doğru genişletildi. Hala rahmin sınırına ulaşamamıştık. Kesi neredeyse karaciğer seviyesine geldiğinde ancak rahmin sınırlana ulaşılabildi. El büyüklüğünde olan organ, kan ile dolarak karaciğerden bile büyük hale gelmişti. Kan kaybının sebebi belli olmuştu; alttan kaybedilen kan ve rahimde biriken kan.

Hasta daha ilk geldiğinde kan merkezine birkaç ünite kan ve plazma siparişi verilmişti. Durumun vehameti ortaya çıkınca da verilen kan siparişleri arttırıldı. Hazır olan kanlar da bir yandan hastaya verilmekteydi. Görevliler kan merkezi ile ameliyathane arasında mekik dokumaktaydı. Uzmanımız, diğer kadın doğum uzmanımızın da çağrılmasını istedi. Aynı zamanda dağılan idrar torbası da ortaya çıkmıştı. İdrar yollarının değerlendirilmesi için de ürolojiden birisini istedi. Üroloji asistanı hemen gelip idrar yollarını değerlendirdi. Hasarın kendisinin altından kalkamayacağı kadar büyük olduğunu ve uzmanını araması gerektiğini söyledi. Gelen haberlere göre iki uzman da yola çıkmıştı.

Saat sabaha doğru 02.00'da kadın doğumdan diğer uzmanımız, saat 02.30'da da üroloji uzmanımız gelmişti. Hemen steril olarak yıkanıp, steril kıyafetlerini giyip ameliyata katıldılar. Fakültemizde ilk defa 3 uzmanın aynı anda ameliyatta olduğunu o an gördüm. Kadın doğumcular hastanın yan kısmında, üroloğumuz ise hastanın alt kısmındaydı.

Uzun süren uğraşlar sonucu, hastanın rahminin alınmasına karar verildi ve alındı. Üroloji idrar torbası ve idrar yollarını halletti. Bu süre içinde 10 ünite kan, 8 ünite plazma (tdp) ve sayısı bilinmez torba serum hastaya verilmişti. Hastadan çıkan rahim, tüm büyüklüğü ve heybetiyle yeşil örtünün üzerinde duruyordu. Hasta için kullanılan steril gazlı bezler kendi içinde bir dağ büyüklüğüne gelmişti.

Ameliyatın ince işçilik kısmı saat 05.00'te bitmişti. Geriye sadece karın duvarının ve derisinin dikilmesi kalmıştı. Saat 05.30'da da tüm işlemler bitmişti. Bitişle beraber hasta servise çıkarıldı. Görevliler görev yerine, görevi bitenler ise dinlenmeye çekilmişti.

İşin ilginç yanı ise o saate kadar ameliyathanede tek bir of sesi bile duyulmamıştı (Arada, çocuk çıkmayacağı halde normal doğumu hızlandırmaya çalışıp bu duruma neden olan kadın doğum uzmanı yadedilmedi değil tabi). Çünkü herkes hayat kurtarmanın verdiği haz içerisindeydi. Çünkü herkes üniversite hastanesinde olmanın, o konuda son merkez olmanın gerektirdiğini yapmaktan memnundu. Belki de üzgündüler. Çünkü burnu aktığı halde üniversite hastanesine gelen aile hekiminin halledebileceği hastalar göreceklerdi, belki de ufak bir devlet hastanesinde bakılabilecek basit bir akıntı ile uğraşacaklardı. İşte insanlara asıl koyan buydu; üniversite hastanesini haketmeyen kalabalık insan güruhu ile uğraşmak, sevk sistemini getirmeyerek üniversite hastanelerini tıkayan bir sağlık sistemi içerisinde bulunmak.

Üniversite hastanesi ne midir? Üniversite hastanesi işte budur...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder